Türker Ertürk; İKTİDARIN REİCHSTAG YANGINI GİBİ BİR GİRİŞİME İHTİYACI VAR !

İKTİDARIN REICHSTAG YANGINI GİBİ BİR GİRİŞİME İHTİYACI VAR!

 

İktidarda Hitler’in bir azınlık hükümeti vardı ve yaklaşık olarak bir hafta sonra, yani 5 Mart 1933’de genel seçimler yapılacaktı. Ama Hitler’in adamları, Almanya Parlamentosu’nu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi kundaklayarak yaktılar. Aynı gece Adolf Hitler, Dr. Joseph Göbbels ve Herman Göring olay mahalline geldiler ve orayı adeta bir miting alanına çevirdiler.

Hitler, parti militanlarının ve taraftarlarının doldurduğu bu büyük miting alanında suçluyu ilan etti. “Uluslararası Komünizm”, Alman birliğine karşı örgütlü olarak saldırıya geçmişti ve Hitler konuşmasında; “Artık acıma yok! Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz! Alman halkı artık merhamet göstermeyecektir. Her komünist, nerede görülürse vurulacak! Komünist milletvekilleri bu gece asılmalı! Reichstag Yangınının içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok!” dedi.

Kılıçdaroğlu, Başbuğ, Gül…

Hitler, bu yangını bahane ederek muhaliflere ve muhalif milletvekillerine karşı bir cadı avına girişti. Yangının ertesi günü, “Reichstag Yangını Kararnamesi” çıkarılarak Weimar Anayasası rafa kaldırıldı, demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri de askıya alındı. Kısa sürede 100 bin muhalif tutuklandı ve devamı da geldi! Özetle; “Reichstag Yangını” Almanya’da faşizme geçişin en önemli adımı oldu. Yangın, aynı zamanda Hitler’e tek başına ve sonsuza kadar devam ettirebileceği gücü verdi! Ama Hitler, 12 yıl içinde ülkesini felakete taşıdı, kendisi, arkadaşları ve yandaşları için ibret dolu bir sonu hazırladı. Almanya, bu geçmişi nedeniyle hala utanç içinde!

Son günlerde yandaş basında, yandaş ve militan kalemler tarafından darbe söylentileri ve yorumları yapılıyor. Bu iddialar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “FETÖ’nün siyasi ayağı” çıkışları ile ilişkilendiriliyor. Hatta, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, darbe girişimi çabalarının odak ismi olduğunu iddia edenler de var.

 

Meşruiyet Minderini Terk Etmemeli!

Hiç şüphe yok ki, bu söylentilerin arkasında iktidar, önünde ise iktidarın tetikçileri bulunuyor. Amaç; darbe yapmak, anayasayı tamamen askıya almak, muhalefeti ve önde gelen muhalif isimleri Ergenekon ve Balyoz benzeri kumpas operasyonlarıyla içeri atarak susturmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Atatürkçü ve yurtsever komutan, subay ve astsubaylarını bu bahane ile tamamen tasfiye etmektir. Bugün için Türkiye’de, iktidardan başka kimsenin darbe yapma şansı ve imkânı yoktur. Muhalefet için tek yol; her şeye rağmen anayasal çizgidir, hukuktur ve demokratik seçeneklerdir. İktidar mücadeleyi ne kadar çok anayasal çizgi, hukuk ve demokrasi dışına çekmeye çalışırsa çalışsın; oyuna gelinmemeli ve meşruiyet minderi son ana kadar asla terk edilmemelidir. Tek istisna, seçimlerin meşruiyeti ve sonrasında vermek istememesi durumudur!

“Benzetmek gibi olmasın” diyeceğim ama “Teşbihte hata olmaz” özlü sözünden hareketle belirtmek isterim ki; iktidar bir anlamda “Reichstag Yangını” gibi bir bahanenin peşinde.  Darbe söylentileri ve iddiaları ise; bu bahane ile iktidar ve/veya yakın çevresi tarafından yapılması akıllardan geçen bir darbenin hazırlık safhasını oluşturmaktadır.

Millet Artık Yemez, Bilesiniz!

Artık iktidarın seçim kazanmasına imkân ve ihtimal kalmamıştır. Ekonomi başta olmak üzere, her alanda tam iflas ve felaket durumu söz konusudur. Artık ağır sansür, gerçeklerin gizlenmesi, yalan ve rakamlar üzerinde yapılan oynamalar kifayet etmemektedir. Millet fakr-ü zaruret içine düşmüş, canından bezmiş, iktidardan bıkmış ve korku duvarlarını aşmaya başlamıştır. İktidar, her geçen gün bir önceki güne göre oy ve destek kaybetmekte ve hızla erimektedir. İşin kötüsü; bu durumu tersine çevirebilecek fırsatları da tüketmiştir.

Daha da önemlisi; iktidar bugüne kadar yaptıkları nedeniyle, hiçbir alanda hesap verebilir durumda değildir. İktidar ve yakın çevresi; beka açısından ülkenin yönetiminde sonsuza kadar kalmayı yaşamsal olarak elzem görmekte ve muhalefete düşmeyi aklına bile getirmek istememektedir. Tek şansı; savaş veya darbedir. Şimdi bu ikisi üzerinde çalışılmaktadır. Ama bizden söylemesi; ikisi de başarılı olmaz ve milletimiz de bunları yemez, bilesiniz! Geçmişten epeyce deneyimimiz var. Israr edilirse; sadece daha fazla acı çekeriz ve ülkemizin kaynaklarını boş yere tüketiriz, o kadar!

 

FETÖ’nün siyasi kanadını AKP’nin dışında aramanın, milletin aklıyla dalga geçmekten ve pişkinlikten öte hiçbir anlamı yok. Bu arayış, emin olun Hitler’in Propaganda Bakanı Dr. Göbbels’i gölgede bırakır ve ona bile rahmet okutur. Hele hele FETÖ’nün siyasi ayağı olarak CHP’yi ve onun genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlamak; ancak psikolojideki yansıtma kavramı ile açıklanabilir. Bildiğiniz gibi; yansıtma kişinin kendisine söylemesi gerekenleri karşısındakine söylemesi, kendisine yakıştıramadıklarını başkalarına yakıştırması ve kendi utancı veya suçu üzerinden başkasını suçlaması ve karalamasıdır ki, iktidarın yaptığı da tam olarak budur! Şurası muhakkak ki; “FETÖ’nün Siyasi Ayağı” tartışması iktidara çok puan kaybettiriyor. Bu yüzden içinde bulundukları endişe ve saldırganlıkla başkalarını suçlayarak yaptıkları açıklamalar ise kayıplarının boyutunu daha da büyütmekten başka bir işe yaramıyor.

TÜRKER ERTÜRK

Ahmet Kılıçaslan Aytar; SİYASİ AYAK VE JEOPOLİTİK STRATEJİSİ

SİYASİ AYAK VE  JEOPOLİTİK STRATEJİSİ
Fethullahçı Terör Örgütü’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, hemen ardından “siyasi ayak” tartışmasını başlattı.
26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun,
Yeniden gündeme getirdiği siyasi ayak tartışmasında, tüm taraflar birbirini suçlu ilan etti.

*
Fethullah Gülen, bir zaman Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde lâik, demokratik ve sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyetini sona erdirip,
Yerine şer’î yasaların hakim olduğu İslam devletini kurmak isteyen,
Sonra CIA ve MOSSAD’ın desteğiyle  Erdoğan ile birlikte ekonomik, siyasal ve toplumsal güç kazanarak siyasi parti olmadığı halde cemaatiyle ülke politikalarını domine eden,
Nihayet tüm sistemi kontrolleri altına alarak paralel yapıda AKP devletini ve cemaatinin derin devletini oluşturan,
Türkiye Kürdistan’ında da Kürt derin devletinin oluşmasına  göz yuman,
Sonra cemaatiyle birlikte tasfiyesine karar verilen kişidir.

*
Ya Erdoğan?

*
Erdoğan Kasım’da, askeri destek karşılığında ve  Müslüman Kardeşler lehinde, Libya’nın Trablus’taki BM destekli Ulusal Anlaşma Hükümeti’yle (GNA),
Deniz sınırlarını yeniden çizen bir anlaşma imzaladı.
Ankara’nın Libya iç savaşına müdahalesi, Doğu Akdeniz’de gaz ve petrol yataklarıyla ilgili  ABD destekli AB, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Kıbrıs konsorsiyumuna baş kaldırması, Dünya’ya yeni bir jeopolitik strateji ilan etmesi anlamına geldi.

*
Bu strateji, M.Kemal Atatürk’ün ” hatt ı müdafaa yoktur sath ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” ifadesinin Erdoğancasıdır.
Çünkü yeni anavatan ve yeni savunma alanı;
Yunanistan’ın Girit adasının batı ve güneyinde birer uçtan Basra Körfezi’nde Hürmüz Boğazı’na, Somali Mogadişu’dan Hint Okyanusu kıyısına uzanıyor!
Erdoğan şimdi bu savunma hattını Libya’da yeni bir bağlantıyla güçlendirmek istiyor.
Oooo, son dakika! Erdoğan, bugün Antartika’da kurulacak kampta da Türk bayrağının dalgalanacağını ilan etti!

*
Böylece Ankara, Osmanlı sınırları temelinde din’i, siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlar öne sürmenin,
Kıbrıs’tan Somali’ye geniş deniz toprakları iddiasında bulunmanın yanı sıra,
Başka yerlerde de attığı adımları yansıtan saldırgan ideolojik bir üstünlüğü savunuyor…

*
Büyük bir strateji geliştirmenin iddiasını sürüyor…
Batıda Atlantik Okyanusu’ndan doğuda Kızıldeniz’e uzanan Senegal, Moritanya, Mali, Burkina Faso, Nijer, Nijerya, Çad, Sudan ve Eritre’nin yer aldığı Sahel bölgesinde,
Bir zamanlar Libya lideri M.Kaddafi’nin militanlığını yapan Touareg kabileleriyle ilişkiler geliştiriyor.
Sadece yerel güçlerle uğraşmıyor, aynı zamanda ulusal sınırları gevşeterek bir İslam Ümmeti oluşturmaya çalışıyor.
“Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet ” sloganı İslam Ümmeti’ni işliyor…

*
Erdoğan’ın, Libya GNA kuvvetlerine Ukrayna uçakları ile gönderdiği Suriyeli, Sudan ve Kenyalı vekil güçleri ve ekipmanlarının konuşlanmasında,
Tunus’un İslamcı hükümetinin katkısı bu stratejinin bir parçasıydı.
Erdoğan “ulusal bölge sonrası bölgesel birliğe” ulaşmak, Trablus hükümetini desteklemek ve savaş çabalarına dahil etmek amacıyla Cezayir’i ve Tunus’u ziyaret etti.
Esas gerekçesi, Türkiye’nin neredeyse tamamen ithalata bağımlı bir ülke olarak uygun petrol kaynakları bulma konusundaki ekonomik ilgisiydi.
Ancak Erdoğan, ilginç bir şekilde bu ilgiyi bir milyondan fazla Libyalının Osmanlı kökenli dindaş olduğu ve Türkiye’nin onları savunmak için orada olduğu iddiasına tahvil etti.
Halbuki Libya’da çoğu Müslüman Kardeşler taraflısı olan en fazla 100 bin Türk kökenli insan var!

*
Erdoğan benzeri girişimi Batı yanlısı Fas’ ta da denedi.
Fas iktidarında İslamcı ve İslami demokrasi doğrultusunda siyaset izleyen Adalet ve Kalkınma Partisi’ne [The Justice and Development Party ( JDP)] rağmen,
Cezayir ve Tunus’tan farklı olarak Osmanlı projesini ve İslamcılığın yükselişini potansiyel bir tehdit olarak gören bir monarşidir.
Fas, Libya petrolüne bağımlılığı nedeniyle Trablus’u temkinli bir şekilde destekliyor.
Ancak Erdoğan’ın saldırgan ideolojisini  Cezayir ve Tunus’la yakın ittifakını desteklemiyor.
Ayrıca Fas, Libya’da H.Haftar’ı destekleyen Mısır, BAE, Fransa, Rusya ile ilişkilerini riske atmak istemiyor.

*
Erdoğan için Fas’ın ulusal çıkarları önemsizdir.
O uluslarüstü terimlerle düşünüyor ve kendisini Suudi Arabistan’a rakip küresel bir güç olarak tanımlıyor.
Türkiye’yi, Katar’ la birlikte bir itilaf bloku olarak değerlendiriyor.
İtilaf bloğu Pakistan ve Malezya’nın katılımı ile güçlenmiştir;
Tüm zamanlarda İran ve ABD arasındaki gerilimlerin en yüksek olduğu bir dönemde açıkça İran’a uyum gösteriliyor.

*
Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, Türkiye ziyaretinde Pakistan’a da çağrı yaparak “İslam medeniyetini yeniden ayaklandırabiliriz” çıkışı yapmıştı
Bu çıkış aslında bu ziyarete özgü değildi
Mayıs’ta  üç ülkenin dışişleri bakanları Cidde’de toplandı ve iş birliğine ilişkin sinyaller verdiler
Ardından çeşitli düzeylerde yetkililerin açıklamaları, iş birliğinin belirli bir planlama çerçevesinde yürütüldüğünü gösterdi.
Nitekim 18-21 Aralık’ta  Suudi Arabistan- Mısır İttifakına karşı düzenlenen;
Kuala Lumpur Zirvesi, Müslüman dünyasının sorunlarına çözümün bir başlangıcı sayıldı.

*
Ankara bu zirveyi ABD’nin rahatsızlığına karşı bir parlama anı olarak gördü.
Yeni jeopolitik stratejisi doğrultusunda Doğu Akdeniz ve Libya’da sürdürdüğü iddialar;
Levant ve Afrika’da Suudi Arabistan ve Mısır ittifak bloğunun etkisine karşı ideolojik savunma hattının bir gereği idi.
Dinî ve siyasi liderlik için gerekliydi.

*
Ancak bütün bunlar ” İtilaf Bloğunda” Ankara’nın, mesela Sahel’deki Şii milislerini desteklemesi,
Ya da İran ile ideolojik rekabeti bir kenara bıraktığı anlamına gelmiyor.
İran Şii İslamcıları ile birlikte çalışmak; iki ülkenin çok farklı ideolojileri ve uzun vadeli çıkarlarına rağmen,
Faaliyetlerini tek bir ideolojik cephe olarak kolaylaştıracak teolojik köprüler kurmaya yarıyor.

*
Nitekim Kuala Lumpur Zirvesi’nde Türkiye ve İran, 18 maddelik bir dini işbirliği manifestosu imzaladı
Bu manifesto Ankara ve Tahran arasındaki diğer işbirliklerine rağmen iki devletin Afrika’da, Levant’ta veya Avrupa’da;
İslamcıların büyük yığınlarını ortaklaşa hedefleyeceğini kayda alıyor.

*
İtilaf Bloku’nun bu garip komedi dramasında Katar’ın finansörlük  rolü hakkında da birkaç açıklama var.
Katar’ın ablukanın uygulanmasını izleyen iki yıl içinde mali kayıplar yaşadığı, Katar’ın Suudi şirketlerinin pazarına sınırlı bir geri dönüşle kayıplarını telafi edeceği söylendi.
Halbuki Katar, bu sürede  İran merkezinin buyruğunda  BAE ile Suudi Arabistan arasında bir yarık açmaya çalışıyordu
Kuala Lumpur Zirvesi’nde Katar, Ankara taraftarı olarak hareket etti.
Bugün Katar’ın Müslüman Kardeşler Hareketi müttefikleri her zamankinden daha hareket halindedir.
Ankara ile birleşik ideolojik, politik ve ekonomik cepheyi ilan etmiş bulunuyorlar.

*
Amaç lâik, demokratik ve sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti üzerinden,
Şer’î yasaların hakim olduğu Büyük İslam Ümmetini ve Devletini oluşturmaktır.
Erdoğan 15 Temmuz 2016’da “Ben mi Doğdum?”, “Siyasi ayak ben miyim?” diye sorarken karşısındaki cephesini konsolide ediyor.
Ama Müslüman Kardeşlerin hamisi ya da siyasi lideri olduğunu gizlemiyor…

19. 2. 2020

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNE DOĞRU

KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNE DOĞRU
26 Nisan’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı seçimleri için beş aday yarışıyor.
Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile  Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Lideri Tufan Erhürman; “Federal Kıbrıs”,
Ulusa Birlik Partisi (UDP) lideri ve Başbakan Ersin Tatar, Halk Partisi lideri Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay,
Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Genel Başkanı Erhan Arıklı; “İki Ayrı Devletli Çözümü” savunuyor.

*
Cumhurbaşkanı Akıncı, Türkiye ile uyumlu olmayan sol politikalar geliştiren bir politikacıdır.
Kıbrıs’ta iki ayrı devletin gerçekçi olmadığını düşünüyor.
“KKTC’nin tanınmışlığının sağlanmasının mümkün olamayacağı açıktır.
Mümkün olmayanın peşinde koşarak, statükoyu daha da perçinlemenin peşinde değilim.
Ya akıl yolunda ve makul olanda buluşup federal bir ortaklıkta uzlaşacağız,
Ya da bölünmüşlük daha da pekişecek, Kıbrıs Türk tarafının bağımlılık ilişkisi daha da artacaktır,
Biz ne Güney’in azınlığı ne de Türkiye’ye sürekli bağımlı bir alt yönetim olmak istiyoruz” diyor…

*
Sol kanad CTP Lideri Erhürman’da, iki devletli çözümü gerçekçi görmüyor.
“Kıbrıslı Rumları yöneten siyasi elitler ve Anastasiadis, siyasi eşitliği dahi kabul etmekte güçlük çekerken;
BM şemsiyesi altında müzakere masasına oturup KKTC’nin tanınmasını,
Sonra BM Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin KKTC’yi tanımasını,
Nihayet 27 AB üyesinin de KKTC’yi tanımasını beklemek gerçekçi değildir” düşüncesindedir.
Ancak onu Akıncı’dan ayıran şey, Kıbrıslı Rumların böyle bir çözüme hazır olmadıklarına, çözüme  Kıbrıslı Türklerin tek başına gitmesi gerektiğine inanmasıdır.

*
Kıbrıs sorunu söz konusu olduğunda geleneksel olarak gerici olan UBP lideri Başbakan Ersin Tatar ise,
Kıbrıs’ta “iki devletli çözümden” yanadır.
“Kıbrıs’ta iki ayrı devlet var. Bu devleti yok etmeye kimsenin gücü yetmeyeceğine göre işin özü ne olursa olsun bu devlet ortadan kalkmayacaktır
Bu devleti içermeyen bir anlaşma yok hükmündedir” diyor.

*
Eski müzakereci Halk Partisi lideri Başbakan Yardımcısı Özersay, bir federasyon fikrini tamamen reddetmiyor.
Ancak diğer seçeneklerin de masada olması gerektiğinden yanadır.
“Tanısalar da tanımasalar da biz bir devletiz ve varız.
Bizim de bu dünyada söz hakkımız vardır ve sesimizi kısmalarına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuşuyor.

*
YDP Lideri Arıklı ise ” İnanmadığım  bir davayı müzakere etmem.
Ancak iki devletli çözümü konuşurum” diyor.

*
Kuzey Kıbrıs kesimi işbu esaslarda 26 Nisan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken,
Rum liderliği ve Yunanistan, Kıbrıs sorununun;
Türkiye’nin adanın istila ve işgalinden kaynaklanan çok önemli bir konu olduğu,
Türk işgal kuvvetleri geri çekilmeden,
Çağdışı kalmış garantiler sistemi ve müdahale hakları ortadan kalkmadan bir çözüm olamayacağı düşüncesinde bekliyor..

*
Yunanistan, Türkiye’nin istila ve işgalinin sonuçlarını tersine döndürmeyi,
Adada güvenlik, barış ve refahın üstün gelmesi için AB müktesebatı ve BM kararları temelinde bir çözüme varılmasını öngörüyor.
Türkiye’yi  bu uğurda verilen çabaları baltalamakla,
Araya yeni yasa dışı önkoşullar sokmakla,
Kıbrıs’ın denizlerinde, ara bölgede veya Mağusa’nın  Varoşa bölgesinde gerginliği tırmandırıcı taktiklerde ısrar etmekle itham ediyor.

*
Ayrıca iki ülke de Türkiye’nin sürekli uluslararası hukuku ihlal edemeyeceğini,
Güç kullanamayacağını veya güç kullanmakla tehdit edemeyeceğini,
Kıbrıs Rum Kesimi’nin Deniz Hukuku’ndan kaynaklanan egemenlik haklarından feragat etmesini talep edemeyeceğini anlaması gerektiğini,
Kendilerinin uluslararası hukuka tam saygı göstermede ısrara devam edeceğini,
Kıbrıs’ın ikili düzeyde ve AB, bölgesel işbirliği ve üçlü işbirliği planlarıyla bu sıkıntıları çözebileceğini savunuyor…

*
Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Güney Kıbrıs Lideri Nikos Anastasiades ile tampon bölgede bir sanat sergisinde bir araya geldi.
Akıncı The Guardian’a konuştu.
Federal çözüme tez zamanda varılmazsa bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceği savundu.
Kıbrıslı Türklerin laik, demokratik ve çoğulcu kimliğini korumak istediklerini belirtti.
Sivil toplum aktivistlerinin Ankara’nın İslamcı etkisini yavaş yavaş artırma kampanyası yürüttüğünden yakındı.
Bunun karakteristiğinin cami inşa etmek, Kuran kursları açmak ve müfredattan evrim kuramını çıkarmak olarak görüldüğünü kaydetti.
Türkiye’ye bağlanma ihtimalini ‘korkunç’ diye niteledi…

*
Ancak Ankara’da Erdoğan’ı unuttu, görmezden geldi!
Halbuki Erdoğan son birkaç yıldır ABD ile bağların gerginleştirirken,
AB ülkeleri, İsrail, Yunanistan ve Suriyeli Kürtlerden, Mısır ve BAE’ ye uzanan ABD müttefiklerine,
Şimdilerde Rusya’ya ama her zaman Türk Halkına;
Provokatif bir tutum takınıyor ve savaşçı bir retorik kullanıyor!

*
Çünkü Erdoğan, öncelikle İslam toplumlarında kutsallaştırılan dini fikirler ve metinlere dayalı,
Müslüman Kardeşler ideolojisi üzerinden  gerçek İslamiyet’e meydan okuyor!
15 Temmuz 2016’da ortağı hain Fethullah Gülen’i işgal ettiği devlet kurumlarından sille tokat tasfiye etti.
Onun boşalttığı kadrolara bir güzel kendisini yerleştirdi.
Müslüman Kardeşler ideolojisindeki kişiliğini Türkiye Devleti’nin tüm kurumlarının iliklerine kadar işledi.
Şimdi kişiliğinin mühründe Türkiye Devleti üzerinden Müslüman Kardeşler Hareketinin meşruiyetini; işte bu provokatif tutum ve savaşçı retorikle arıyor.

*
İşte dilsiz sözcüsü Ömer Çelik, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın açıklamalarına ilişkin,
“Türkiye Cumhuriyeti’ne ve milletimize karşı yaptığı saygısızlıktan dolayı özür dilemelidir.
Tarihimizin milli kazanımlarına ve saygın şahsiyetlerine dil uzatan bu açıklamaları kınıyoruz” açıklaması yaptı.
Aslında Erdoğan, 26 Nisan KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerine taraf oldu!

*
Bu noktada, Doğu Akdeniz sularında hidrokarbon yatakları keşfinin jeostratejik, diplomatik ve ekonomik etkileri,
Kendi Özel Ekonomik Bölgelerinde Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İsrail ve Mısır arasında;
Güçlü ekonomik bağları teşvik etmek: Barış: Güvenlik: Çevresel istikrar ve ilerleme arzusunu desteklemek üzere “Doğu Akdeniz İttifakı”nı ortaya çıkarmıştır.
ABD, AB ve Rusya’nın yanı sıra Doğu Akdeniz’de tarafsız olan ülkeler de bölgenin siyaseti, ekonomisi ve güvenliğine ilgi duyuyor..

*
Hepsi bölgeyi bozan Erdoğan’ın Türkiye’de  bir araya getirdiği ” İslamcı Süper Güce”e,
Bu güçle Ankara’nın, Doğu Akdeniz’de haklı olduklarını alma iddiası ve taahhüdüne karşı birleşmiştir.
Artık Suriye ve Doğu Akdeniz  bölgesinin jeopolitiği birlikte anılıyor.
Bu durum ilerideki zorlukları ve tehlikeleri de artırıyor.

*
Türkiye’nin hakları bölgenin en ağır gündemidir.
Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile arasındaki Ege Denizi ekonomik alanında;
Karasuları ve kıta sahanlığı ile ilgili sınırlandırmaları kapsayan deniz yetki alanlarının belirlenmesi:
Belli coğrafi formasyonların hukuki statüsü:
Ege’deki statükoyu belirleyen anlaşma hükümleri çerçevesinde bu formasyonlar üzerindeki egemenlik aidiyetinin belirlenmesi,
Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliği ve Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesi sorunlarıyla karşı karşıyadır…

*
Bu yüzden Kıbrıs adasının siyasi statüsü özel önem taşıyor.

*
25 Kasım’da Lefkoşa’da Türk ve Rum sivil toplum örgütlerinin organize ettiği yürüyüşte binlerce Kıbrıslı, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi çağrısında bulundu.
O akşam Almanya/Berlin’de Kıbrıs’ta müzakerelerin canlandırılması için BM Genel Sekreteri A. Guterres, Türk ve Rum liderlerle bir araya geldi.

*
Guterres, Rum lider  N.Anastasiades ve Türk Lider M. Akıncı’nın;
BM Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde “Siyasi eşitliğe sahip, iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon” hedefine ulaşmada kararlılık ifade ettiğini söyledi.
İki liderin de Kıbrıs’ta kapsamlı bir çözüm öngören, BM’nin sunduğu 30 Temmuz 2017 tarihli altı maddelik plana bağlı olduklarını teyit ettiklerini kaydetti.

*
Bu bağlamda Kıbrıslı tarafların yanı sıra garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılımıyla,
Aşamalı, anlamlı ve sonuç odaklı mümkün olan zamanda başlayacak müzakerelerle,
Kıbrıs’ın federasyon olarak yeniden birleşmesi yönünde yeni bir Kıbrıs konferansının planlandığı belirtildi.
Beşli görüşmenin 26 Nisan  KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yapılması öngörülüyor

*
Şimdi Kıbrıs adasının siyasi statüsü çözüm bekliyor.
Gezici Şirketi Ocak’ta yaptığı kamuoyu yoklamasında ikinci tura  Mustafa Akıncı ve Erdoğan destekli Ersin Tatar’ın geçeceğini,
İkinci turda seçmenin yüzde 30’unun Akıncı’ya, yüzde 40’ının Tatar’a yöneleceğini bildiriyor.
Batı ise Türkiye’de Erdoğan’ın Avrupa ve Orta Doğu’daki Batı çıkarlarını baltalamasına izin vermeyeceği bir sürecte olduğunun işaretlerini veriyor…

9. 2. 2020

 

Türker Ertürk; FELAKETLERİN SORUMLUSU KİM ?

FELAKETLERİN SORUMLUSU KİM?

Halen yaşadığımız tüm felaketlerin, tabii afetlerdeki yüksek can kaybının, her gün aldığımız şehit haberlerinin, iflas durumunda bulunan ekonomimizin, bölgemizde ve dünyada her geçen gün daha fazla yalnızlaşmamızın, tavan yapan yolsuzluğun, toplumsal bölünmenin ve iç barışımızın kırılgan duruma gelmesinin kök nedeni;

  1. Sorgulayıcı aklı ve bilimi yok sayan,
  2. Çağdışı İhvan ideolojisi peşinde koşan,
  3. Cumhuriyetimizin kurucu değerlerine düşmanlık eden,
  4. “Kindar ve dindar toplum” yaratma hedefi için gayret gösteren,
  5. Devletten ve kurumlarından liyakati kapı dışarı eden,
  6. Düşünce ve ifade özgürlüğünü her geçen gün daha fazla katleden,
  7. Etik değerlerden yoksun iktidardır.

Bu İktidardan Ülkemize Fayda Gelmez!

Emin olun; bu değerlendirmenin eksiği var, fazlası yok! Evet, şehitlerin nedeni bu iktidardır. Bakınız; 16 Nisan 2017 Halk Oylaması öncesi, kampanya sırasında “Evet çıkarsa terör bitecek ve şehitler gelmeyecek” demişti iktidarın en yetkili ağızları. Ben de bu kampanya sırasında karşı cephede yer almış, Türkiye’yi dolaşmış ve yaptığım konuşmalarda “HAYIR deyin! EVET demek; kan, kin, gözyaşı, savaş, şehit ve ekonomik yıkımdır” demiştim. Gelişmeler beni haklı çıkardı, keşke haksız çıksaydım.

İktidarın her konuda notları çok kötü! Bu karnenin sahibi talebe olsa; “Bu çocuk okumaz, alın bunu okuldan!” denirdi. Ama siyasetçi olduğuna göre söyleyeceğimiz ve yapacağımız şey; “Bu iktidardan ülkemize fayda gelmez ve yar olmaz” demek ve demokratik olarak bu iktidara en kısa zamanda son vermektir.

1974’den Beri İlk!

Bir askerimizin burnunu bile kanatmadan, ülkemizin güvenliğini ve çıkarlarını esas alarak İdlib sorununu çözmek mümkün. Ama bunun yolu inadı bırakmak, İhvan aşkından vazgeçmek, Suriye’nin kuzeyinde egemenlik alanı peşinde koşmayarak Birleşmiş Milletler nezdinde tanınan ve meşru olan Beşar Esad yönetimi ile masaya oturmaktır.

Suriye Ordusu’nun, Rusya’nın bilgisi ve onayı dâhilinde açtığı ateş sonucu 3 Şubat 2020 tarihinde şehit olan ve ülkemizi derin bir yasa sokan askerlerimiz 1974’den beri terör dışındaki ilk kaybımızdı. Barış Harekâtından beri tam olarak 36 yıldır ilk defa Türk Silahlı Kuvvetleri yabancı bir devletin silahlı kuvvetleri tarafından açıkça hedef alınmış ve kayıp verdirilmiştir.

İdlib’deki Yapı Türkiye İçin Tehdit

İdlib’deki yapı Suriye’nin toprak bütünlüğü ve istikrarı açsından tehdittir, dolayısıyla Türkiye’nin istikrarı ve güvenliği için de büyük tehlikedir. Bu nedenle İdlib’deki radikal unsurları içeren yapıya kol kanat germek; Suriye’nin yanında Türkiye’nin güvenliğini de bilinçli veya bilinçsiz olarak tehlikeye atmaktır.

İdlib’e müdahale etmek; Suriye ile savaşmak, Suriye ile savaşmaksa Rusya ile savaşmak demektir. Bu, aynı zamanda ABD’yi İdlib üzerinden Suriye’ye davet etmek demektir. Yoksa yine kucak değiştirme operasyonu mu var?

Ne Yapılmalı?

Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği;

  1. Suriye ile derhal masaya oturulmasını,
  2. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin halen tuttuğu mevzileri kontrollü olarak Suriye Ordusu’na teslim etmesi ve Türkiye’ye çekilmesini,
  3. Suriye’deki rejim muhalifi radikal unsurlarla derhal her türlü bağın kesilmesini,
  4. Türkiye’ye doğru olabilecek sığınmacı akınını engellemek için Suriye ile koordineli olarak önlemlerin alınmasını gerektirmektedir.

Ukrayna Ordusu’na yardım yapmak, ekonomik iflas durumu nedeniyle milletin anası ağlarken kafasında tüy bitmemiş yetimin ve öksüzün hakkını çarçur etmek, Rusya’ya aklınca İdlib’in karşı hamlesi olarak meydan okuyarak “Sen de PKK’ya ve Türkiye karşıtı odaklara destek ver” demektir ve tekrar ABD’nin kucağına atlama girişimidir.

Ahmet Kılıçaslan Aytar; LİBYA İÇ SAVAŞI EKONOMİDE SEYREDİYOR

LİBYA İÇ SAVAŞI EKONOMİDE SEYREDİYOR
Libya İç Savaşında, hem Trablus’ta giderek küçülen bir bölgeyi kontrol eden BM’nin tanıdığı Serrac hükümeti ve Ulusal Anlaşma Ordusu(GNA),
Hem de ülkenin doğusunda rakip bir hükümetle ittifak yapan Hafter’in  Libya Ulusal Ordusu (LNA);
Savaşa yönelik her türlü desteği yabancı ülkelerden alıyor.

*
Serrac; Müslüman Kardeşler milisleri, Türkiye ve daha az olmak üzere Katar ve İtalya’dan,
Hafter; BAE, Mısır, Fransa ve Rusya’dan destek alıyor.
Libya, dünyada bilinen en büyük dokuzuncu petrol rezervine sahiptir.
Bu ülkeler Libya kaynaklarını kontrol etmek için verdikleri desteği joker olarak değerlendiriyor.

*
Türkiye, Müslüman Kardeşler etiketiyle İslam dünyasında önemli bir oyuncu olmak, Osmanlı’nın ihtişamını yeniden kazanmak çabasındadır.
Uzunca zaman Suriye’de muhalif savaşçıları eğitti, silahlandırdı ve finanse etti.
Yabancı savaşçıların İŞİD’e katılması için sınırlarını gevşetti.
Şimdilerde Suriye’de  El Kaide, İŞİD ve diğer cihadçı terör örgütleriyle birlikte savaşmış 4.700 Suriyeli militana,
Ayrıca Sudan ve Kenya’dan getirdiği yüzlercesine Libya savaş tiyatrosunda rol veriyor…

*
BM defalarca Libya’ya silah ve savaşçı akışını kınadı.
Ama Türkiye, Serrac’ı desteklemek için Libya’ya gönderdiği Suriyeli savaşçılarla ilgili raporları onaylamıyor ve reddetmiyor!  .
Türkiye’nin Libyalı müttefikleri ve Suriyeli muhalefet liderleri ve savaşçıları da örgütlü çabaları reddediyor!
Ne hikmetse her türlü bilgi ve bulguya rağmen BM;
Türkiye’nin İŞİD ve El Kaide bağlantılı aşırılık yanlılarını paralı asker olarak kullanmasına ses çıkarmıyor!

*
Bu sırada Rusya ve Türkiye’nin aracılık ettiği ateşkes Trablus’un etrafında devam ediyor.
Ancak savaşan taraflar sık sık ihlal suçlamalarıyla işlem görüyor ve ateşkes çatışmalarla tehdit ediliyor.

*
Serrac ve Hafter temsilcileri kalıcı bir ateşkes için Salı günü Cenevre’de toplandı.
BM Libya temsilcisi G. Salame, iki tarafın ateşkesin kalıcı hale  getirilmesi için gerçek bir irade ortaya koyduklarını söyledi.
“Libya Ortak Askeri Komisyonu”; Hafter’in beş, Serrac’ın beş kıdemli temsilcisinden oluşuyor.

*
Ama Libya’da Petrol Savaşı’nı durdurmanın tek yolu bu müzakerelerden mi geçiyor?
Değil!

*
Kasım sonlarında, Libya Ulusal Petrol Şirketi (NOC) Başkanı M. Sanalla bir konuşmasında,
“Tüm taraflara Libya’nın petrol ve doğal gaz alanlarının tüm Libyalıların yararına hayati bir gelir kaynağı olduğunu hatırlatıyorum.
Üretim sona ererse tüm Libyalılar yok olur ” dedi.

*
Ama Libya’nın petrol üretimi ve ihracaatı, çatışma ve ablukalar nedeniyle mütemadiyen kesintiye uğruyor…
Hafter, ülke petrol ve gaz sahalarının ve tesislerinin çoğunu kontrol ediyor.
Yine de mücadele Nisan’dan beri açık bir kazananı olmadan sürüyor.
Petrol ve doğalgaz alanları çeşitli gruplar için doğal hedef olduğundan petrol endüstrisi etkileniyor…

*
Hafter petrolü kontrol ediyor ama Trablusgarp’te Libya  Merkez Bankası’na gelen petrol gelirlerini kontrol edemiyor.
Libya’da biri Hafter ile uyumlu “Doğu Merkez Bankası”,
Diğeri Serrac’a uyumlu “Libya Merkez Bankası” olmak üzere iki Merkez Bankası bulunuyor.

*
Libya Merkez Bankası, ülkenin döviz sistemini kapattığı için Hafter günde 1,2 milyon varil Libya petrolünü piyasaya sürüyor…
Bu durum, Hafter’in kampanyasını finanse etmesini zorlaştırıyor.
Hafter “para yoksa, petrol vermiyor.’
Onun Libya’da tam bir zafer elde etmesi için  “Libya Merkez Bankası petrodolar kasasının” anahtarlarına ihtiyacı bulunuyor…

*
Bu ekonomik savaş oyununda Hafter’in kaybedecek az şeyi vardır.
Ona avantaj sağlıyor!
Çünkü;

*
Trablus merkezli NOC, Libya’da tüm petrol üretimden teknik olarak sorumludur.
Ancak hem Hafter’in  hem de Serrac’ın  hizalaması arasında sıkışmıştır.
Tarafsız kalmak için elinden geleni yapıyor.

*
Ama sistem Hafter’in üretimi gerçekten kontrol etmesi ve ürünü NOC’a  pazarlaması biçiminde işliyor.
Hafter petrolü satıyor, daha sonra petrodolarlar “Doğu Merkez Bankasından” Trablus merkezli “Libya Merkez Bankası” na deplase ediliyor.
Bu harekette Hafter kur manipülasyonlarından sorumlu tutuluyor…

*
Neden Hafter, Doğu Merkez Bankası’nın tüm gelirlerini  Libya Merkez Bankası’na devretmesine izin veriyor?
Çünkü Libya Merkez Bankası döviz satışlarını kontrol eden ve dolayısıyla Hafter’in ABD dolarına erişimini kontrol eden tek resmi bankadır.

*
Nitekim son zamanda Libya Merkez Bankası Hafter’ın ucuz dolarlara erişimini kesti.
Bu defa Hafter, kamu harcamalarının yüzde 50’sinden fazla olan maaşları ödemek için Doğu Merkez Bankası’na aktarılacak  petrol gelirlerinden kesinti yaptı.
Çünkü Hafter, Doğu Merkez Bankası’nın da tarafsız bir güç olduğunu iddia ediyor,
Ancak Libya Merkez Bankası ihalelerini de yapıyor!

*
Geçen hafta, Libya Merkez Bankası Başkanı S. el Kabir,
Petrolün toplam gelirin yüzde 93-95’ini temsil ettiğini ve toplam harcamanın ise yüzde 70’ini karşıladığını söyledi.
Başbakan Serrac ise Hafter’ın ülkenin limanlarını kapatmasını ülkenin kafasına sıkılan kurşun olarak nitelendirdi.

*
Bu durumda Libya Merkez Bankası, Hafter’ın kamu görevlilerine maaş ödemesine ne kadar dayanabilir sorusu ortaya çıktı.
Yanıt: muhtemelen aylarca dayanır, çünkü Merkez Bankasının yaklaşık 73 milyar dolar rezervi bulunuyor, oldu.
İşte bu yüzden Hafter, petrodolara resmi oranlarda erişmek için kaldıraç olarak Merkez Bankasını zorlarken, kendisi çok az şey kaybediyor!

*
Hafter, yeter bir süre dayanabilirse, Trablus’a askeri eyleme başvurmadan dahi geçebilecektir…
Bunu sağlamak için tek ihtiyacı ABD doları cinsinden petrol ihracatından elde edilen tüm geliri;
İdare eden ve daha sonra onları Batı finans kurumlarında tutulan hesaplara yönlendiren Merkez Bankası’nın kontrolünü sağlamaktır!
Hafter bu fonlara erişim sayesinde  Serrac’ı destekleyen milislere verilen para üzerinde egemen olacaktır…

*
Hafter neredeyse üretim ve limanların çoğunu kontrol etmesine rağmen,

Petrodolar için büyük prim ödeyerek  döviz kurları üzerindeki manipülasyonları;
Henüz hiç kimsenin tam kontrolünde olmayan Libya’da,
Üç ana unsur üretim, ihracaat ve petrodoların hepsi aynı elde oluncaya kadar devam edecektir.

*
Hafter’ın ülkenin petrol ihracatını durdurmaya yönelik en son hamlesi,
Merkez  Bankasının menkul kıymet işlemlerinde tek takas platformunu olan Inter CBL takas sistemini,
Aynı zamanda küresel ve Libya’nın doğusunda herhangi bir bankaya likid işlemleri yapan Forex piyasasını kapatmak oldu.

*
Merkez Bankası başkanı Kabir, Hafter milisleri de dahil olmak üzere birçok savaşan tarafın sistemi manipüle etmesi tehlikesine işaret etti.
Hakikaten bazı milisler sadece Merkez Bankası’nın döviz sistemine sızmakla kalmıyor, bunun üzerinde de etkiye sahiptir.
Müslüman Kardeşlerin tersine Müslüman dünyasında seküler hükümet biçimlerini destekleyen Madhalistler,
Ocak ayı başında Hafter’in Sirte’ye girmesinde büyük pay sahibiydiler.

*
Hafter  ekonomik savaşı mükemmel yönetiyor.

Trablus’a kolayca geçeceğinin mesajını veriyor.
Yazıya nokta koyuyordum ki,BM Libya özel temsilcisi G.Saleme,
Ateşkes amaçlı Libya konulu siyasi müzakerelerin 26 Şubat’ta Cenevre’de başlayacağını bildirdi….

Ama Libya İç Savaşı artık farklı seyrediyor…

7. 2. 2020

Ahmet Kılıçaslan Aytar; YENİDEN ARAP BAHARI,GÜVENLİK VE RUSYA

YENİDEN ARAP BAHARI,  GÜVENLİK VE RUSYA 

Suriye Arap Ordusu, İdlib’te  Erdoğan Başkomutanlığında Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına topçu atışında bulundu.
5’i Türk askeri, 1’i sivil görevli şehit oldu.
Erdoğan, Türkiye’nin bu saldırılara misliyle karşılık verdiğini söyledi.
Türkiye, Suriye’de işgalden sonra savaşa girdi.

*
Rusya’nın Suriye’deki tarafları uzlaştırma merkezinden yapılan açıklamada;
“Türk birlikleri 2-3 Şubat akşamında Rusya tarafına bilgi vermeden, İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket etti.
Suriye hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu” denildi.

*
Herşey, 2010’da ABD’nin, “Arap Baharı”nda daha önce otoriter iktidarlarla oluşturduğu fakat katmerli yolsuzluk ve yoksulluklara batmış Arap İslam ülkelerinde,
Halkların demokrasi, özgürlük ve insan hakları taleplerini;
Yine kendine ilişiklediği Müslüman Kardeşler Örgütü ve türevleriyle gaza getirdiği bir kısım halkın bölgesel, toplumsal  siyasi ve silahlı hareketleriyle karşılama stratejisiyle başladı.
İsyancılar Tunus, Mısır, Libya’da bir devre son verdiler.
 
*
İslamcı yeni iktidarlar, geliştirilen Osmanlı politikası ve bilmedikleri demokrasi, insan hakları, özgürlük söylemleriyle,
İlgili ülkenin topyekün siyasetini, ekonomisi ve sosyo-kültürel yapısını  dönüştürecek ve küresel işbirliğine dahil olacaklardı!  
 
*
Ne olduysa, 11 Eylül saldırılarının 11.yıldönümünde, ABD’li bir yönetmenin İslam düşmanlığını işleyen bir filminin internete servis edilmesiyle oldu.
Kıyamet koptu!
Müslüman Kardeşlerin radikal kanadı, Libya Bingazi’de ABD Konsolosluğuna saldırdı.
Büyükelçi ateşe verilen binadan kaçarken öldürüldü.

*
ABD Dışişleri Bakanı H. Clinton,”Özgürleştirdiğimiz  bir ülkede bu nasıl olur?”diye kahrederken,
İslamcı alem Mısır’da, Irak, İran, Yemen, Sudan, Fas, Tunus ve Suriye’de ayaktaydı!  

*
Çok geçmeden Mısır’da Müslüman Kardeşlerin M.Mursi iktidarı darbe ile yıkıldı.
Suudi Arabistan’da ılımlılaşmak için Muhammed bin Salman Taç Prensi yapıldı.
Türkiye paralel devletinde Fethullah Gülen, ava giderken avlandı ama Erdoğan yönetimini konsolide etmeyi başardı.
Paralel’i bir çizgiye dönüştürdü. 

*
Bugün Arap Baharı’ndan on yıl sonra, her yerde iyi haber bulmak zor.
Asya, Latin Amerika ve Sahra altı Afrika’nın aksine, Arap bölgesinde yoksulluk aşırı arttı.
Hem iç ekonomik büyüme hem de doğrudan yabancı yatırımlar azaldı.
İşsizlik, özellikle gençler arasında büyüdü.
Eğitim standartları düştü.
Daha az basın ve örgütlenme özgürlüğü bulunuyor.
Arapların yarısından fazlası göç etmek istiyor.
Otokratik liderlerin devrildiği ülkelerde Tunus’ta, Libya, Mısır ve Yemen’de devrim öncesi döneme nostalji var.

*
En azından Mısır’ın işleyen bir hükümeti var.
Libya, farklı yabancı güçlerin desteklediği iki rakip rejim arasında hala bir iç savaşta, dünyanın en kötü kıtlığıyla karşı karşıya olan Yemen gibi.
Suriye, tarihin en vahşi iç savaşlarının birinden kurtulmaya başlıyor.
Irak’taki karışıklık  Ekim’de başladı, 500’den fazla protestocu öldü, 25.000 kişi yaralandı.
Lübnan’da demokrasiden bıkan protestocular, hükümetin yerine teknokratik bir yönetimin atanmasını  istiyor.

*
 “Arap Baharı’nın model ülkesi Türkiye”; bugün Müslüman Kardeşler’in siyasi lideri Erdoğan’ın konsolide yönetimi altındadır.
 Batı kimliği ve Batı değerlerinde ABD ile aynı inancı paylaşmıyor.
 Aynı çıkarları bile paylaşmıyor!

*
Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” vizyonunda dış politikası, bir zaman dışişleri bakanı görevi yapan A.Davutoğlu’nun önerdiği gibi,
Sadece Ortadoğu ve Balkanlar’daki komşuları ile dini ve kültürel bağlardan faydalanmayı amaçlamıyor.
Bölgede önde gelen Sünni Müslüman güç rolünü geri alma çabasında bulunuyor.

*
Bu aktivist ve hatta agresif dış politika;
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye atabilecek, yabancı dolaşıklıklara karşı uyanık kalmak için;
“Cumhuriyetçi Milliyetçi” vizyon ile müttefik olunan Batı’ya keskin bir tezat oluşturuyor.

*
Erdoğan aktivist rolünde meşruiyetini tesis etmek için;
Mesela uluslararası toplumun nükleer bir İran konusundaki endişeleriyle hemfikir olmuyor.
Siyasi duruşunu  Müslüman Kardeşler ideolojisi ile özleştirmiştir.
Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı düşürmeye çalışıyor.
Libya’da Müslüman Kardeşlerin Ulusal Anlaşma Hükümetı’ni fiilen destekliyor.  

*
Ancak bu girişimlerin hiçbirinde şu dakikada bir başarı bulunmuyor.
Üstelik Erdoğan’ın bölgesel siyasette liderliğini güçlendirmek için kültürel temelli güç kullanma yetenekleri de başarısızdır.
Mesela düşük faiz oranlarıyla düşük enflasyon formülü yanlış hesaplanmış görünüyor.  
Ya da Kazakistan ve Kırgızistan gibi yeni Türk devletleri, onlarca yıl süren Sovyet kontrolünden sonra işlerine müdahale eden bir Türk “ağabeyine” kuşkuyla yaklaşıyor.
Ya da eski Osmanlı topraklarını işgal eden 20 devlet, İstanbul’un saltanat ve halifeliğe ev sahipliği yaptığı fikrini reddediyor.

*
Erdoğan’ın meziyeti, müzakere etmek ve arabuluculuk yapmak değil çatışmacı olmaktır.
Diğer ülkelere karşı geliştirdiği çatışmacı itibar (!) yerli izleyicilere Türkiye’nin yükselişini engellemek için hain yabancı unsurların giriştiği bir anlatı olarak aktarılıyor.
Destekçileri için “Yeni Türkiye” bağımsızdır ve kimseden emir almaz…

*
Bu yüzden, ABD’den teknoloji transferi ve ortak yapım hükümleri içeren Patriot sistemi satın alma seçeneğini reddettiği zaman,
Neden Türkiye, Ruslardan S-400 sistemi satın almasın?
ABD, Demokratik Suriye  Güçleriyle askeri işbirliği yaptığında, Türkiye ulusal güvenliğini tehdit eden bir terör örgütü olarak tanımladığı bu güçlere karşı,
Neden kendini savunmak için adımlar atmasın?
Türkiye,  neden ABD empoze ettiği için İran’a karşı tek taraflı yaptırımlara uymayı kabul etsin?

*
Bu ve benzeri daha bir çok şey, Batı’nın en iyisini yaptığına ilişkin bir hikayeye tam olarak uymuyor.
Ancak Batı’da güçlü ve bağımsız Yeni Türkiye’yi  çağdaşlığı boyun eğdirmede  başarılı olamıyor!  

*
Bugün Müslüman Kardeşler ideolojisinde Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si, Katar ile birliktedir.

Orta Doğu’da “Yeni bir Arap Baharı” ile tüm Arap’a hakim olma hedefinde  yeni bir blok ortaya çıkardılar.
Türkiye ve Katar, şimdi oluşturdukları blok ile  İran’ın kendine özgü Şii blokuna rampalama çabası gösteriyor.
Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün yeni bloğa katılma isteğindedir.
Rusya bu bloka “Orta Doğu İtilaf Ülkeleri” diyor…  

*
Ancak Orta Doğu; Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlıyor.
Akdeniz, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Karadeniz’e bakıyor.
Dünyanın önde gelen su yolları Hürmüz Boğazı, Bab al-Mandeb Boğazı ve Süveyş Kanalı’nı kapsıyor.
Ortadoğu aynı zamanda dünyanın en büyük petrol ve gaz rezervlerine sahip, petrol tedarikçisidir.
Kilit oyuncuların rekabetinde jeopolitiği hızla değişiyor.

*
ABD ve İsrail sözde “Arap Baharı” nın ardından, Orta Doğu güvenliğinin en kritik belirleyicisidirler.
Aslında Orta Doğu’da herşey, ABD Başkanı D.Trump’ın politikalarına dayanıyor.
Bu politika ABD liderliğinde müttefik ülkeler koalisyonu,
Ve Rusya ile ortak menfaat alanları bulunmasından sonra birlikte çalışma kabiliyetini test etme alanı olarak Suriye’nin seçilmesi:
Birlikte Suriye İç Savaşına siyasi ve hukuki çözüm,
Dünyayı tehdit eden Cihad terör örgütlerinin yenilmesini öngörüyor.

*
Bu öncelikle İsrail’in coğrafi konumu, sessiz işbirliği, teknolojik ve ekonomik avantajlarının akıllıca kullanılması yoluyla,
Çevik kalması ve Müslüman komşularıyla karmaşık ilişkileri yönetmesi gerektiği anlamına geliyor…  

*
Ancak Erdoğan kaşımaya devam ediyor.
Cumartesi günü, ABD Başkanı D.Trump’ın “Yüzyılın Barışı” ile yüzleşmek ve İsrail politikalarına muhalif olarak Arap ve İslam dünyasına önderlik etmek için,
HAMAS temsilcileriyle görüşüyor!

*
Şükür olsun ki; Orta Doğu’daki mevcut manzara “Yeni bir Arap Baharı”nı değil, yeni politika önceliklerini ön plana çıkarıyor.
Arap devletleri artık Filistinlilerin ezgisine dans etmiyor.
Bu ülkelerin daha acil endişeleri var.
Rusya bu perspektife kulaç atıyor…

3. 1. 2020

Ahmet Kılıçaslan Aytar; İŞGAL VE SAVAŞ

İŞGAL VE SAVAŞ
Rus hava kuvvetleri destekli Suriye Arap Ordusu ve müttefik grupları;
Kuzeybatıda Hayat Tahrir el-Şam cihadçılarına ve Türkiye’nin desteklediği ÖSO gruplarına saldırılarını yoğunlaştırdı.
28 Ocak’ta stratejik İdlib eyaletinde Maaret el-Numan şehrini ve onlarca yerleşimi yeniden ele geçirdi.
30 Ocak’ta Halep’te Tallet el Abyad bölgesinde yeni gelişmeler kaydetti.

*
Suriye Hükümeti, bu süreçte vatandaşlarına  çatışmalarda zarar görmemeleri 3 koridor açtı.
Sakıncası olmayanlar bu koridorlardan güvenli bölgelere geçti.
Ancak Aralık’ta yeni bir rejim saldırısı dalgasının başlamasından bu yana yüzbinlerce öyle ya da böyle terörist Türkiye sınırına göç etti…

*
Suriye Ordusunun harekâtı, Maaret el-Numan’ın güneyinde bir Türk gözlem noktasını kesti.
Bu Suriye hükümet güçlerinin kuşattığı 3. Türk gözlem noktasıdır.
Şimdi M4 ve M5 otoyolu kavşağında Saraqib’te 4.Türk gözlem noktasının kuşatılması bekleniyor.
Suriye birliklerinin ilerlemesi, Türkiye’nin Trablus’ta Ulusal Anlaşma Hükümeti’ne destek için İdlib’ten Libya’ya en az 2 bin 400 ÖSO paralı militanı çektiği sırada oldu.

*
31 Ocak’ta, Erdoğan Rusya’nın Soçi Mutabakatı’nı ihlal ettiğini, Rusya destekli Suriye güçleri saldırılarının yeni bir mülteci dalgası riski taşıdığını söyledi.
“İdlib’de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz!
Durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor. Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız.” dedi.
Erdoğan, bir terörist grup olarak nitelendirdiği Suriye Kürt milislerine başka bir operasyon seçeneğini de ortaya koydu!.
 
*
Aynı gün Kremlin, “Bunu kabul etmeyiz.Rusya, İdlib bölgesine ilişkin Soçi Mutabakatı’ndaki yükümlülüklerini tümüyle yerine getiriyor” açıklaması yaptı.
İki ülke arasında gerilim oluştu.
Acaba Erdoğan, Rusya ile yürüttüğü stratejik ortaklıkta mütemadiyen kazık yediğini, yeni mi anlıyordu?
Kazık yemek kimin hatasıydı?

*
Ağustos 2017’den itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri ve isyancı ÖSO grupları,
Başkomutan Erdoğan’ın Türkiye’nin kendi varlığına tehdit olarak gördüğü ve terör örgütü olarak tanımladığı grupları bölgeden uzaklaştırmak,
Sınır hattının ve bölgedeki halkın güvenliği sağlamak ve kontrol altına almak,
Göç sorununu yok etmek için Güvenli Bölge oluşturmak üzere;
Suriye’ye Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarları operasyonlarını düzenledi.

*
Aslında Orta Doğu’da herşey, ABD Başkanı D.Trump’ın politikalarına dayanıyordu.
Bu politika ABD liderliğinde müttefik ülkeler koalisyonu,
Ve Rusya ile ortak menfaat alanları bulunmasından sonra birlikte çalışma kabiliyetini test etme alanı olarak Suriye’nin seçilmesi:
Birlikte Suriye İç Savaşına siyasi ve hukuki çözüm,
Dünyayı tehdit eden Cihad terör örgütlerinin yenilmesini öngörüyor.

*
Nitekim Kasım 2017’de, Vietnam/ Danang’da, Başkan D.Trump ve Rusya Devlet Başkanı V. Putin,
Suriye’deki çatışmalara artık askeri çözüm bulunmadığı, sıranın siyasi ve hukuki çözümde olduğu,
Ve Cihad terör örgütleriyle mücadele  konusunda mutabık kaldılar.  
 
*
Rusya, baştan beri bir kazan-kazan senaryosuyla  Şam’ın Suriye’de egemenliğini sağlamayı,
Bununla birlikte bölgede güçlerini koruyan ABD ile Kürt çıkarlarını da esas alıyor.
Yani Suriye ile Suriye Demokratik Güçleri koalisyonunu desteklerken,
Kürtler üzerinden ABD ve müttefiklerinin uluslararası hidrokarbon şirketleriyle Suriye bütünlüğünde bir şirket devletini inşa etmeye çalışıyor…

*
Nitekim Rusya, ABD ile kontağını sağlayan İsrail ile müzakereleri sonrasında oluşan Astana sürecinde,
Suriye’de Ürdün sınırında: Guta: Humus kuzeyinde: İdlib’te olmak üzere dört de-eskalasyon bölgesi oluşturdu..

*
Böylece Suriye’de İsrail lehine kurtarılmış Arap Bölgeleri kuruldu.
Rejim savaş alanını daralttı, muhalefete karşı birden fazla cephede savaşan güçlerini yeniden toparladı,
Rusya ve İran’ın desteği ile topraklarını özgürleştirdi.

*
Geriye ülkenin kuzeybatısında Kürtler ve yıllardır  silahlı direnişin ve El Kaide bağlantılı operasyonların merkezi İdlib kaldı..
İdlib, karmaşık ve kaotik görünümüyle diplomatik çözümün merkezi oldu. .
İdlib’de görevi Türkiye yükümlendi!
Yani Erdoğan daha en başta Rusya’nın yönetiminde İdlib de-eskalasyon bölgesinin kurulması amacına,
Böylece düşmanı olduğu İsrail ve Suriye’ye hizmet ediyordu!

*
Erdoğan aslında İdlib’te, Suriye yönetimiyle işbirliği yolu çizerek çatışmaların bitmesine çaba göstermeyi:
İdlib’teki yönetimi silahlı terör gruplarından alarak sivil idareye devretmeyi:
Radikal unsurları elimine ederek kentteki çatışmasızlığı denetlemeyi ve güvenliği yerel polis güçlerine bırakmayı görev edindi.

*
Ancak Erdoğan bu görevi, Suriye toprak bütünlüğü ve bölgedeki nufusunun artacak olmasıyla sağlanabileceği bir strateji ile yürütmeye koyuldu!.
Görevi aldığı andan itibaren bölgeye çok sayıda sünni Arap taşıdı ve yeni bir demografik yapı oluşturmaya başladı.
Rusya sessiz kalıyordu…

*
Ama Erdoğan, savaş halindeki Suriye’de belli bir alanı işgal etme niyeti ile egemenliği altına alarak yönetme eğilimi gösteriyordu.
Batı giderek Türkiye’yi “işgalci” olarak tanımlıyor, bu yönde tutum benimsiyor,
Rusya ise ” İsgalci” Türkiye üzerinden Batı ittifakında  gedik açmanın keyfini sürüyordu…

*
Rusya,  Erdoğan’ın Barış Pınarı Operasyonu’nun öngördüğü resmi hedefi de tersine çevirdi.
Birkaç gün içinde Suriye’de iç barışın inşasına ve Esad’ın egemenliğini genişletmesine yol açtı!

*
Şöyle bir plan uygulandı:
Başkan Trump operasyonla birlikte bölgedeki güçlerini çekerken, Suriyeli Kürtlerde himayesiz kaldıklarının duygusunu yarattı.
Kürtler Suriye’nin bir parçası olduklarını farkettiler ve  Rusya’yı aracı kılarak Şam’la anlaştılar.
Suriye rejimi de halkının bir kesimi olan Kürtler ile yeniden devlet- vatandaş ilişkisi kurmaya yöneldi.
Yani Barış Pınarı operasyonu Rusya’nın müdahalesiyle Suriyeli Kürtlere yeniden devlet, Suriye devletine de yeniden vatandaşlar armağan etti!
Operasyon sayesinde Esad hükümeti beklendiğinden çok daha kısa sürede egemenliğini Türkiye sınırındaki topraklarda yaydı.

*
Arap Birliği, Türkiye’ye karşı Suriye’nin yanında yer aldı.
ABD çekildiği Menbic ve Kobani’yi Türkiye’ye değil, Rusya’ya dolayısıyla  Suriye ordusuna bıraktı.
2011’de Türkiye ile birlikte Suriye’ye karşı olan ne kadar devlet veya uluslararası örgüt varsa Türkiye’ye karşı saf tuttu…
Tüm bu alanlarda Kürtler meşruiyet kazandı.
Trump- Putin çalışması  bütün dünyada Türkiye’yi “İsgalci” olarak etiketledi.

*
Muhtemelen Rusya, Erdoğan hükümetini Suriye’de iç savaş boyunca  savaş suçlusu olmanın yanında bir çok insanlık suçu işlemiş olmakla itham etmek üzere,
Erdoğan iktidarının İŞİD ile ilişkilerinin araştırılması için BM Güvenlik Konseyine teslim ettiği;
29 Ocak 2016’da Irak’ta İŞİD ile birlikte yürütülen yasadışı petrol ticareti,
10 Şubat’ta, Suriye’ye gönderilmek üzere yabancı teröristlerin sınırdan geçmelerinin  kolaylaştırılması ve Suriye’de harekât yürüten terörist gruplara silah tedâriki,
8 Mart’ta, IŞİD ile birlikte yapılan tarihi eser kaçakçılığı,
18 Mart’ta, Türkiye’den Suriye’deki IŞİD kontrolündeki topraklara yönelik silah ve cephane sevkiyatına ilişkin istihbarat raporlarına;
Yeni bir ek yaptı;
Türkiye’yi Uluslararası Hukuk’un “işgal”e yönelik hükümleriyle yargılanmasının yolunu açtı.

*
Bu çerçevede Rusya, Türkiye ve İran arasında yapılan Soçi Mutabakatı’nın çalışmadığı çok açıktır.
Çünkü Soçi Mutabakatı;
Suriye İç Savaş’ına siyasi çözüm noktasında Kürtlerin katılımının sağlanması,
Şam’ın meşru izni olmadan uluslararası güçlerin Suriye’de bulunmasının hiçbir nedeninin olmadığı,
Yabancı askerlerin varlığının yalnızca Suriye hükümeti onları davet ettiyse kabul edilebilir bir durum olduğu,
Suriye krizinin çözümüne yönelik hiçbir siyasi inisiyatifin  ülkenin egemenliğini, birliğini ve bütünlüğünü hiçbir halükarda bozmaması esaslarından oluşuyor.

*
Ama Erdoğan, İran ve Rusya’nın Suriye’nin topraklarının tamamında kontrol sağlamasını meşru hakkı olduğu ve Türkiye’nin pozisyonu ile ilgili olarak;
1- Türkiye’nin kuzey Suriye kaynaklı güvenlik kaygılarının ancak Kürtlerle sorununu diyalogla çözmüş bir Suriye’nin egemenliğini tüm topraklarında kurmasıyla giderilebileceğini,
2- Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak üzere  Adana  Mutabakatı’yla  hukukî bir  zemin oluşturmasını,
3- Bu mekanizma aracılığıyla Suriye ile siyasi ilişki kurmayı hedeflemesini,
4- Sonuçta Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyi ve Fırat’ın doğusu ile ilgili olarak ABD ile güvenli bölge pazarlığını sonlandırması öngörülerini kulak ardı etmiştir.

*
Eh! Rusya’da Erdoğan’ı Suriye “İşgalci’, Libya’ da “Savaççı” yapıvermiştir işte!
Şimdi Erdoğan’ın Suriye’de “Ateşkes” isteme hakkı hukuken yoktur, çünkü “İşgalci”dir..
Ama Erdoğan’ın savaşçı olduğu  Libya’da “Ateşkes” talep etmesi yerinde olur…

*
Ey Erdoğan! “Yıktın perdeyi eyledin viran,/ varayım sahibine haber vereyim heman..”

1. 2. 2020