Ahmet Kılıçaslan Aytar; DEMOKRASİ’NİN İNTİHARI


DEMOKRASİ’ NİN İNTİHARI

 

2016 başkanlık seçimleriyle birlikte Birleşik Devletler’de siyasi kurumlar​la ilgili bir şeyler ters gitti.

​G​izlenen büyük sorunlar ​ortaya döküldü.

Bunun nedeni popüler olmayan ancak umut verici bir şekilde demokrasinin kendisine bağlanıyor…

 

*

Amerikalı Cumhuriyetçiler, bireyin girişim özgürlüğünü ve aile değerlerini savunuyor.

Demokratlar değişimden yanadır, bireyin girişim özgürlüğünden çok toplumsal haklara ve imtiyazsız kitlelerin devletçe korunmasına ağırlık veriyor.

Eğer siyasiler bugün olduğu gibi kurucu atalarının vazettiği yaşam tarzını tanımlayan ABD Anayasası’nın ruhuna dokunmaya başlarsa;

Buna ne derin Amerika ne de Yüksek Mahkeme izin veriyor…

 

*

​Şimdilerde Birleşik Devletler’de​ Cumhuriyetçi​ hükümetin tercih​leri ​işliyor.​ 

​Bireyler​in​ büyük gruplar halinde kol​l​ektif olarak hareket ettikleri ve davranışlarının sonuçlarından sorumlu olmadıkları bir süreç yaşanıyor.

​Dolayısıyla k​​​ararların makul veya tedbirli olma olasılığ​ının düşük olduğu bir süreçte yürünüyor.

Ama “Demokrasi hatalarını düzeltmekte yavaş kalır” kuramı doğrultusunda da;

“​Hiçbir zaman intihar etmeyen bir demokrasi yoktur​ ” gerçeği büyük bir ürküntüye yol açıyor…​​​

 

​*​

​A​BD Anayasası​ ​​”Demokrasi”nin korunmasında​ sorumlu hükümeti sağlamak için​ güçler ayrılığı, kontroller ve dengeler​ gibi birçok mekanizma içer​iyor.

​Ama ​s​iyasal kurumlar kötüye gittikçe,​ Amerikalıların ilk ​düşüncesi ister resmi ister gayri resmi olsun,

​D​emokrasinin kapsamını genişleten ve seçmene güvenli bir şekilde sahip olduklarından daha fazla güce emanet edilen anayasal değişiklikleri aramak​ ​oluyor.​.. 

 

​*​

​Gerçi ​Amerikan hükümet​ler​i, çoğunluğun tiranlığından büyük ölçüde izole edilmiştir​ ama​ ​şimdi ABD ​azınlığın tiranlığı​ korkutuyor.

Ülkeyi halk​ yönetmiyor​, ABD devletini​ sürekli olarak herhangi bir halk denetimin​i​ kabul e​tmeyen devlet memurları ve genellikle profesyonel politikacılar yönetiyor​.​

B​u yüzden, bugün ABD hükümetinin yükselişi artan “demokratikleşme” ile örtüşüyor!

Hükümet popülerleşiyor ve popülizm kontrol mekanizmalarının kaybına yol açıyor.

​Sonuçta oligarşinin demir yasası​ işliyor​ ve  azınlık çoğunluğu yöneti​yor…​  

 

*

​Bu yüzden ​ABD küresel bir dev olmayı sürdürmesine rağmen rakip devletler karşısında su götürmez pozisyonunun keyfini ​sürdürmekte parpazlıyor. 

Y​ine de ​ABD uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler​d​e​n​ hareketle üzerine düşen sorumlulukları yerine getir​meye çabalıyor.

“​Demokrasi” değerler​ine  saygılı olmayan ülkeleri ekonomik ve siyasal yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırı​yor.​

 

*

​Öte yanda Avrupa Birliği de  zorlu günlerden geçiyor.

​Brexit, AB için en büyük tehdit olmaya devam ederken, bir diğer tehdit;

B​irliğin doğudaki üye devletlerinin birçoğun​un​ muhafazakar ve popülist hükümetler​inin​ kendi ulusal egemenliklerini yeniden belirl​emelerinden doğuyor.

​Bu tehdit ​AB’nin federalist merkeziyetçi kontrolünü ve bloğun genelinde kimlikleri tehdit eden ortak politikalar​ın​​ oluşumunu etkiliyor.​

S​ürtüşme, bu devletlerde Hıristiyan kimliğinin yeniden bir araya getirilmesiyle birleşi​yor ve AB projes​i​​nde ciddi çatlaklar ​oluşuyor.

 

​*​

AB ile Polonya arasındaki artan gerilim bu değer çatışmasın​dan kaynaklanıyor.

Avrupa Komisyonu​ Polonya’nın AB oy hakkına mal olabilecek ve ciddi mali cezalara maruz bırakabileceği bir opsiyonu tetikle​miştir.​

Komisyon,​ Hukuk ve Adalet Partisi​ iktidarını​ ​çıkardığı yasalar​la Polonya’da yargı bağımsızlığını tehlikeye at​makla, dolayısıyla Avrupa normları ve değerleriyle uyumsuz ol​makla ​suçluyor.

İktidar ise Polonya’nın egemenliği ve geleneksel kimliği vurgul​uyor, giderek AB politika​larına karşı düşmanca davran​ıyor… 

 

​*​

Macaristan muhafazakar bir müttefik​tir​, AB’nin Polonya’ya karşı yürüttüğü ​politikayı reddediyor.

​Avrupa Komisyonu ise Macaristan Başbakanı V. Orban’ı, şahsında  Avrupa seçkinleri somutlaştırmakla, Laiklikle çelişen bir “Hıristiyan Avrupa’sı” savunucusu olmakla itham ediyor.

Orban açık şekilde ABD’nin küresel Demokrasi iddialarıyla alay ederken,

Destekleyicileriyle birlikte AB politikasının sadece ulus devlet için bir tehdit olmadığını esasen Avrupa kimliğinin özünü de tehlikeye atmakla itham ediyor… 

 

* ​ 

Sadece bu kadar değil! Avrupa’da siyaset​ten daha derin bölünme​ler​​ de​ ortaya çık​ıyor.​

Doğu devletleri, tarihsel Hıristiyan karakterini modern liberal inançla bağdaş​tırmaya uğraşıyor. ​

Polonya​ ve Macaristan, AB’den  Avrupa’ya gerçek özgürlüğü ve  Hıristiyanlığa dayanan daha güçlü bir uygarlığa giden yolu göstermesini talep ediyor.

 

​*​

Bilhassa Avrupa göçmen krizi, AB Komisyonu ve doğu devletleri arasında derin ayrılıklar ortaya çıkarmıştır.

Polonya ve Macaristan, AB’nin zorunlu kota sistemi kapsamında göçmenleri açıkça almayı reddettikten sonra, bir milyondan fazla göçmene kapılarını açan  Almanya’da,

Ortaya çıkan asimilasyon ve entegrasyon sorunlarını  ve bu çerçevede  siyaset çıkmazından ders alınması gereğini savunuyor… 

Üstelik Avrupa hükümetlerinde ki yolsuzluklar da, Bulgaristan’da olduğu gibi devleti ele geçirerek “Devlet yolsuzluğu” yapma fiileri had safhada genişlemektedir.

 

Bunlar Doğu’da egemenliklerini ve Hıristiyan kültürlerini savunmaktan korkmayan muhafazakar hükümetleri ortaya çıkarıyor.

Demokrasi gerçek bir tehditle karşı karşıyadır.

AB, doğu ülkeleri için sürekli iç siyasî meselelere müdahalelerle demokrasi çizgisini tutturmaya çalışıyor,

Ama bu sürtüşmelerin uzun vadede demokrasiye çok daha fazla zarar vereceği endişesi giderek büyüyor…

 

​*​

​Bu sırada Türkiye​ demokrasisi; kurumlaşmanın henüz sağlanamamış olmasının sancılarını yaş​adığı bir dönemden geçmekteyken,

Kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan İslamcıların oluşturduğu,

Türkiye’deki sermaye birikimini rejimin mantık ve yapısı dışında demokratik olmayan yollarla gerçekleştiren AKP iktidarıyla karşılaşmıştır.

O günden beri AKP; İslam dünyasına yönelik ekonomik bütünleşme, uluslararası politikada İslami devletler ittifakı peşinde olan bir sermaye ve bu anlayış doğrultusunda oluşturulan bir devleti inşa etmiş bulunuyor…

 

*

Türkiye, AKP iktidarları sürecinde bir yaşam tarzı, ideoloji ve zihniyet dünyasına ait bir ayrışmadan çok ekonomik ve politik tercihlerle ilgili bir ayrışmaya uğramıştır.

Kendi çıkarlarını din kisvesi altında ifade eden bir sermaye kesimi, diğer sermaye kesimlerini stratejik olarak farklı tercihler izlemeye zorlamış,

Doğrusu AKP iktidarı Ortadoğu ve AB’ ye ilişkin politikalarda gerilimlerle neden olmuştur. 

Emperyalizm karşısında kendini güncelleyemeyen, bu yüzden demokratikleşemeyen ve  tıkanan Türkiye Cumhuriyetini erozyona uğratmış,

İslam ülkelerine yayılmacı felsefede istihbarat, emniyet, yargı, merkezi, yerel, özerk idareler, üniversiteler, medya ve TSK üzerinden yeni bir devlet ve yeni bir bürokrasi oluşturulmuştur…

 

*

Bugün bu devletin  “Demokrasisi” İslamcı diktatör Recep Tayyip Erdoğan​ yönetiminde​;

Çöken bir ekonomi: Fethullah Gülen: OHAL: Üçe bölünmüş bir sosyal yapı : Öngörülebilirliğin azalması: Güven ve güvenlikte olağanüstü sıkıntılar: Cari açığın düşürülememesi : Borçların ödenememesi: Ülke varlıklarının elden çıkarılması gibi bir durumu arz ediyor.

​*​

​Bu çerçevede Türkiye; bir dikta yönetimi altında, OHAL idaresinde, bütün yönlerinde haksızlığın pik yaptığı bir süreçten,

​24 Haziran’da​, hem parlamento hem Cumhurbaşkanlığı seçimlerine götürülüyor.​

​S​eçimlerin 4 olasılığı bulunuyor;

1​-​ Erdoğan’ ın cumhurbaşkanlığını ve AKP’ nin meclis çoğunluğunu kazanması,

​2-​ Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını kazanması ama AKP’nin meclis çoğunluğunu kaybetmesi, 

​3-​ Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını kaybetmesi ama AKP meclis çoğunluğunu kazanması, 

​4-​ Erdoğan ve AKP’nin seçimleri kaybetmesi olasılıkları.

 

*

Bu noktada sıcak bahis 1. ve 4. seçeneklerdir.

  1. Seçenekte, Türkiye’nin ağır sorunları ve demokrasi açığı nedeniyle toplumun en az yarısı tarafından dışlanan Erdoğan’ın,

Sorunlarla baş edebilmesi, itibarını ancak şeklen kurtarabilmesi için daha çok baskıya başvuracağı,

Ancak şiddetli kutuplaşmış toplumda potansiyel bir tehlike olarak ortaya çıkacak sokak şiddeti ve bir iç savaşla birlikte acı verici bir rejim değişikliği döneminden geçilmesi kaçınılmaz görünüyor.  

 

*

  1. Seçenek en az 1.seçenek kadar tehlikelidir.

Bu kez Erdoğan’ın ve AKP’nin haricinde Cumhurbaşkanı olan kişi ve meclis çoğunluğunu kazanan siyasi partinin; 

​S​orunlarla baş edebilme​k ve itibarını  koruyabilme​k​ için​,​

Erdoğan’ın yıllardır iddia ettiği İslam ülkelerine yayılmacı felsefede istihbarat, emniyet, yargı, merkezi, yerel, özerk idareler, üniversiteler, medya ve TSK üzerinden​,​ 

​Y​eni Türkiye parti devletini nasıl aşabilece​ği büyük bir sorun arzediyor.

 

​*​

​Her iki halde de şiddet içeren gruplarda toplanan Erdoğan taraftarları,​ “​büyük önder​”​​ kabul ettikleri Erdoğan’a karşı çıkan ​”​hainler le çatışmak için sokaklar​d​a ​olacaklardır..

​Bu görünüm Erdoğan’ın perişan ettiği “Demokrasi”nin bir sonucudur. ​

​Bu durum başta ABD olmak üzere  hiç bir çağdaş ülke tarafından kabul edilmeyecek,

​Göz göre göre Türkiye’ki demokrasinin intiharına​ yol verilmeyecektir.

 

 

1​9. 6. 2018​

AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

 

Av. Nurullah Aydın; YÖNETİM,ALGI VE STRATEJİK AKIL

Av. Nurullah AYDIN

18 Haziran 2018-ANKARA

 

YÖNETİM, ALGI VE STRATEJİK AKIL

 

Dünya’da yeni düzen arayışları görüşmeleri anlaşmaları sürerken, Türkiye içte kaosun dağınıklığın umutsuzluğun girdabına sürüklenmiş durumda. Kifayetsiz muhterislerin din istismarcılığı, çıkar sağlama, hırsızlığı yandaşlarla paylaşım algısı, muhalefetin dağınıklığı sonucu karamsarlık ülke de egemen durumda.

 

Oysa Türkiye; yüzyıllar boyunca başta Anadolu, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da, barışın, huzurun, adaletin temsilcisi olmuştur. Farklı dine mensup olanları ve farklı etnik halkları bir çatı altında tutan çimento Osmanlı imparatorluğu dağılınca, 100 yıldır süren kaos, çatışma alanı oldu. İngilizler ve Fransızlar bölgeyi sömürgeleştirdi, sınırlar çizdi, halkları böldüler

 

ABD Egemenliği sürecinde ise; Büyük Ortadoğu projesi kapsamında bölge üzerinde sınırlar çizildi, NATO dergisinde NATO toplantılarında yayınlanan bölgeye ilişkin haritalar şimdi ise uygulama aşamasındadır. Arap baharı denilen toplumsal değişim ve dönüşüm talepleri ABD-İngiliz-Fransız planlamaları ile örgütlenmiş ve kaos yaşanmaya başlamıştır.

 

ABD başkanı Bush ya benden yanasın ya karşımdasın doktrini ile uluslararası toplumu yanına çekti, Obama yönetimi ABD’nin kaosdan düzene doktrini uyguladı, Trump ise gerginlikle diz çöktürme stratejisi uygulamaktadır.

 

Bugün; ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya önümüzdeki on yıllık küresel gelişmelere karşı kendi durumlarını imkan ve kabiliyetlerinin tespitini yaparak yeni stratejilerini belirlemişlerdir.

 

ABD ve AB, dönemsel değişiklikleri, uluslararası konjöktörlere göre yapmaktadır.

 

Türkiye’de stratejist maalesef yok. Batılı ülkelerin kabul edilen ve uygulanan stratejilerini alıp yorumluyor. Kendilerinin öngörüsü yok. Birçok stratejik araştırma kurulu birimler vardır.

 

Devletin tüm bakanlıklarında, kamu kurum ve kuruluşlarda, üniversitelerde stratejik araştırma merkezleri var. Ancak hiçbiri kapsamlı çeşitli konularda rapor hazırlayamamakta, yayınlayamamaktadırlar.

 

Oysa; Strateji öngörmek demektir. Alternatifli olarak olası gelişmelere göre yapılması gerekenlerin planlanması demektir.

 

Türkiye’de DPT, MGK, TUBİTAK gibi yasayla görev alanları belirlenen kurumlar, gerek Türkiye, gerek bölge gerekse küresel strateji belirleyememektedirler.

 

Washington’un Pentagon’un, Londra’nın, Brüksel’in siyasetten askeri alana, tarımdan bölgesel ilişkilere kadar belirlediği bir ilişkiler ağında kuşkusuz izole edilmiş olarak yaşanamaz.

 

Her devletin milli duruşu vardır, olmalıdır. Aksi halde çelişkiler yaşanır. Uluslararası toplantılarda ciddiye alınırlığınız olamaz. Güç merkezlerinin temsilcisi gibi hareket edip te sonradan kendi insanınıza bağımsız bağlantısız kendi irademizle hareket ediyoruz imajını yaratıp ta uluslararası karar mekanizmalarında dışlanırsanız içerde ve dışarıda itibarınız olmaz. Belki içeride itibarlı olma enstrümanlarını kullanarak halkı yanıltabilirsiniz ama kısa süre içinde gerçekler ortaya çıkar.

 

Oysa; devletlerde devamlılık esastır. Devlet politikalarında iktidarda olan siyasi partilerin tercihleri esas olmakla birlikte, devam eden gelen esas yaklaşım tarzı üzerine hareket ederler.

 

ABD’nin küresel aktör stratejisi, başkanlar değişse bile değişmeyen temel gerçekliktir.

 

ABD, İngiltere, Almanya, Çin, Rusya devlet stratejilerinde, komşu ve bölgesel ve küresel stratejiler değişmemektedir. Sadece yöntem değişiklikleri olmaktadır.

 

Türkiye’ye baktığımızda, eksen tartışmaları yaşanıyor.

Aydınlara ve akademisyenlere bu konuda büyük görev düşmektedir.

Bürokrasi icra yeridir. Bürokratın deneyimi, bilgi birikimi gereklidir.

 

Devlet yönetimi; tarihi birikimine, bilgiye, öngörüye sahip kişilerle yürütülmek zorundadır. Bilgisiz, birikimsiz, ilkesiz, tutarsız kişiliklerin devlet yönetiminde olması her zaman sorunları artırır, huzursuzluk kaynağı olur.

 

Bölge dışı devletlerin; gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu coğrafyasında, mezhep, din, etnik kimlikleri ayrıştırma stratejisine karşı bir ve beraber olmalıyız. Ortak değerlerin, ortak tarihin, ortak şuurun yapısını tekrar tesis etmeliyiz.

Türkiye’mizde barışın, kardeşliğin, huzurun teminatı olmak zorundayız.

 

Günün Sözü: Bilgisini, yeteneğini, gücünü birleştiren insanlar, amacına ulaşır.

 

İLK OYLAR SANDIĞA DÜŞTÜ

                   İlk Oylar Sandığa Düştü

Londra’da ilk oylar sandığa düştü. Başkentin ünlü müzikholü Olympia da kurulan seçim sandıklarında binlerce yurttaşımız Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri için tercihlerini belli ettiler.

Londra’da 4 gün sürecek olan seçimlerde (16-17-18-19 haziran) ilk oylar 16 haziran Cumartesi günü kullanıldı. İlk gün yaklaşık 9000 kişinin oy kullandığı seçimlerde beklenti oy vermenin 35-40 bin çevresinde yurtttaşın katılımıyla tamamlanması.

Londra dışında yaşayan yurttaşların yolcu otobüslerini kiralayarak, trenle ve özel arabalarını paylaşarak geldikleri Olympia salonlarında kurulan sandıklarda seçime katılan partilerin gösterdiği görevliler sandık kurullarında görev yaptılar. 4 Gün boyunca oy kullanma merkezinde bulunacak olan sandık görevlileri oldukça düzenli olarak gerçekleştirilen oy kullanma işleminde güvenlik sağlamanın yanında, usulsüz bir uygulama yapılıp yapılmadığını gözlemliyorlar.

Sandık görevlileri seçimlere katılan AKP,CHP,HDP,İYİ Parti, Vatan partisi ve bazı kitle örgütlerinin temsilcileri arasından seçildiler.

 

LondraPosta-Londra

HERŞEY ŞİMDİDEN DEĞİŞTİ

        Herşey Şimdiden Değişti

 

24 Hazirana 1 hafta kaldı. Herşey şimdiden değişti bile.

Seçim kampanyasının başlarında ‘Tayyip ne yapar yapar, seçimi kazanır’ değerlendirmesi esas alınıyordu. Türkiye medyasını tamamen,goygoycu olarak kabul etseniz bile, bu hava Batı Medyasına da hakimdi. ‘Great Surviver’ Erdoğan’ın seçim kaybetmesi zayıf ihtimaldi.

En başta bu hava değişti. Bu işlerde İngiliz Medyası’nın verdiği mesajlar özel bir ağırlık taşır. Zira kim ne derse desin,Türkiye açısından bakıldığında Batı deyince, önce Londra anlaşılır. Sağcı olarak bilinen gazeteler bile seçim günü yaklaştıkça daha doğrudan ve daha anlaşılır vuruşlar yapmaya başladı. Daily Mail’in , son haberi özel bir yer işgal ediyor. Saray’ın duvar kağıtları, örtülü ödenek, First Lady’nin ‘pahalı alışveriş merakı’, 16 yılda ‘Saddamlaşan’ yönetimin yaptığı harcamalar Türk medyasında değil,İngiliz medyasında yer alıyor.

Seçim kampanyası işini bilmiyorsak, öğrenelim.. Direk vuruşlardan, karaciğere olanları para ve lüks yaşam ile ilgili.

Seçim’in değil ama ‘kampanyasının’ değiştirdiği bir başka nokta ; Alternatif lider sunumu..

Erdoğan’ın yerine kimin geçmesi gerektiğini parmağınızla işaret ediyorsunuz. Muharrem İnce.

Kampanya bunu netleştirdi. İnce, aranan kan olduğunu, hiç lamı cimi yok, Meydan’da herkese gösterdi. Düzeni değiştirmek istiyorsanız İnce’ye oy vereceksiniz. 1.5 aylık kampanya da son turda kalacak alternatif o. İnce’nin Erdoğan ile karşı karşıya kaldığı noktada ‘oyun oynayacak’ siyasi cesaret’olamaz hiç bir babayiğitte ..

Havayı değiştiren üçüncü nokta; İnce’nin yürüttüğü çok iyi organize edilmiş seçim kampanyası ve Medya’da dayandığı sayısal değil, niteliksel üstünlük. Muharrem İnce’nin kampanyasını yürüten danışman ekibi ve Medya’da çok etkili bir destek yaratan Uğur Dündar kazanılacak seçimin en önemli paydaşları. Muhtemelen 9 temmuz günü, İnce’nin siyasi ekibine, ‘fazla gölge etmeyen’ CHP parti yönetimine ve miting tadındaki programları nedeniyle gazeteci Uğur Dündar’a teşekkür borçlu olacağız. Yine de kampanyanın en önemli günleri, İstanbul’da yaşanacak olan son iki büyük miting ve yürüyüşler.

24 Haziran-8 Temmuz kader seçiminde son ve önemli etki noktası HDP’nin tutumu oldu. Kampanya ya, ‘Kürdistani Partiler’ söylemiyle başlayan HDP, son dönemeçte, birazda BBC Türkçe’nin dürtüklemesiyle, ‘Türkiye- Demokrasi’ ağırlığına geçti. İkinci turda ‘İnce’ anlamına gelen bu söylem dengelerdeki değişimi gözle görünür hale getirdi.

Seçim atmosferi, hareketlenen meydanlar, Muharrem İnce patlaması gibi yarım asırda bir görülebilen siyasi-sosyal olaylar bizi son haftaya kadar getirdi.

Erken-Baskın seçim kararı alındığında ‘Erdoğan kaybetmez’ diye başlayan kampanya da son gelinen noktada yorumlar ‘İnce’nin kaybetmesi sürpriz olur’ biçimine dönüştü.

Bu kadar büyük değişiklikler oldu işte…

 

Mahir Tan           LondraPosta-Londra  

 

 

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; DÜNYA KUPASI HEYECANI VE TÜRKİYE


DÜNYA KUPASI HEYECANI VE TÜRKİYE

 

Rusya’nın ağırladığı FİFA 2018 Dünya Kupası heyecanı başladı.

Heyecanın en önemli unsuru futbol oyunları sonuçlarının son derece kestirilemez olmasıdır.

Bu yüzden futbolseverler bir yığın batıl inançlar deniyor.

2010 Almanya Dünya  Kupası’nda oynanan maçlarının hepsini doğru tahmin eden ahtapot Paul unutulmuyor.

Bu kez 2018 Rusya Dünya Kupası’nda yeni kahin Daisy isimli bir fok’tur. 

Ancak, 2018 Dünya Kupası’nda kimin kupayı kaldıracağı konusunda daha güvenilir yöntemler var mıdır?

 

Avrupa Spor Bilimi Dergisi’nde yayınlanan yeni​ bir​ çalışma​;

​​UEFA Euro 2016’daki futbol takımlarının her maçtan önce milli marşlarını nasıl söylediği esasındadır.

​İki takım oyuncularının maç öncesi milli marş​larını ne kadar tutkulu​ söylediklerin​e bakarak kazananın belirlenebileceği öngörülüyor.

 

*

Buna göre oyuncula​rın milli marşlarını söylerken gösterdikleri tutku yoğunluğu, yüz ifadeleri ve beden dilleri, oyuncuların birbirlerine yakınlığı, kollarının pozisyonu;

Onlara ait  hem sözel hem de sözel olmayan tutku ipuçlarını veriyor.

İki takım oyuncuların gösterdiği tutku düzeyi maçtaki başarıyı ya da başarısızlığı ayırt ediyor… 

 

​*​

​Oyuncuların milli marşlarını “Ey Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin” tutkusuyla​ söylemeleri;

​”Takımımız​ ya da daha geniş anlamda milletimiz  için savaşmaya​ hazırız” anlamına geliyor.

Bu durum ​”Biz​ “​ için bir katalizör ol​urken,  “onlar​”​ için zararlı olabili​yor…​

Nitekim en çok bilinen Yeni Zelanda oyuncularının​, oyunlardan önce “Haka” olarak bilinen duruş dansını yaparken bu etkiyi sağlamayı öngörmeleridir.

Oyuncuların kendi uluslarından edindiği tutku, takım birlikteliğini ve çoşkunluğun gücünü oluşturuyor.

Ancak bu yöntemin en iyi strateji olması için oyuncuların sadece milli marşı söylemeleri yetmiyor.

Ya? Milli marşı söylemek zorunda olduklarını bilmeleri gerekiyor…

 

​*​

Rusya’nın ağırladığı 2018 Dünya Kupası’nda​ Suudi Arabistan, BAE ve İran’ın eşzamanlı varlığı,

Oyuncuların ve taraftarların bu motivasyonu paralelinde  bu ülkeler arasında yürüyen gizli savaşlara ışık tutacaktır.​​

​Suudi Arabistan’ın İran’a  rağmen Orta Asya ve Asya’da yönetişimi kontrol etme girişimleri,​

​Her ne kadar ​Rusya’daki turnuvaya katılmasa da​ 2018 Dünya Kupası’nın yayın  haklarının sahibi ve  2022′ de Kupa’nın ev sahipliğini yapacak ​olan Katar​;​

​Daha şimdişden potan​siyel gerginlikler​in taraf​ıdırlar.​

 

​*​

​Nitekim Katar, Körfez ülkelerindeki futbol taraftarlarını maçlara erişimden mahrum etmekle tehdit ediyor. ​​

​Çünkü bir yıldan beri İslamcı cihat ile mücadele gerekçesiyle ABD desteği altında  Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır;

Suudi Arabistan’ın Katar’ı vesayete tabi tutması: Katar’a ait El Cezire televizyon şebekesini susturmayı: Katar’ın Suriye’de İŞİD’le yaptığı işbirliğinden alıkonulmasını:

Katar’ın Bahreyn kraliyet ailesine yönelik muhalefetini önlemeyi: Katar’ın Yemen’de Suudi karşıtı Husi asileri ve Suudi Arabistan’ın Şii ağırlıklı El Katif bölgesindeki yönetim karşıtlarını desteklemekten vazgeçmesini: Katar’ın  İran ve Filistinli İslamcı grup HAMAS ve Müslüman Kardeşler Örgütü ile arasına mesafe koymayı zorlamayı amaçlayan,

Savaşa varmayan bir dizi önlemle Katar ekonomisini boğazlamakla tehdit eden​ diplomatik ve​ ekonomik abluka uyguluyor. 

 

​*​

​Şimdi Katar abluka koyan bu ülkelerin futbol taraftarlar​ına,

2018 Dünya Kupası yayın haklarına sahip El Cezire televizyon şebekesinin yan kuruluşu BeIN tarafından yapılan maçların yayınları konusunda yasak uyguluyor.

Her ne kadar Suudi Arabistan,10 kanallı bir önyükleme operasyonu olan kod çözücü BeOutQ’u oluşturmuş ve  Suudi Arabistan’ın sahip olduğu bir uydu aracı olan Arabsat üzerinden iletim yapıyor​sa da​,

Katar, El Cezire ve BeIN  yayınlarını BAE’ de  engellemeye devam ediyor.​..​

 

*

Ama futbol sevgisi ve heyecanı, kaotik Ortadoğu’da din ve milliyetçi duygulara benzer derin bir tutkuyu ateşliyor. 

Bu yüzden taraftarları Dünya Kupası yayınlarına erişim bölgelerinden mahrum bırakmak ciddi bir konu olarak ele alınıyor.

 

​*

Nitekim ​Katar, ​Suudi​ Arabistan liderliğinde kendisine  uygulanan ablukaya itiraz edemezken,

​Suudi Arabistan’ı korsan yayıncılık  yaptığı için dünya futbol  örgütü FIFA’ya şikayet ediyor ve gerekli adımların atılmasını istiyor. 

BeOutQ kanalını ve BAE’nin  bu kanaldan aldığı yayınları da karıştırarak engelliyor.

Katar’ın hamlesi, BAE taşıyıcılarını ticari şartlar kabul etmeye zorlayacak şekilde tasarlan​mıştır ve politik bir başarı​ya işaret ediyor.​

 

​*​

Anlaşmazlık​ bir yandan da, Katar aleyhtarı ​abluka ​kampanyasıyla ilgili altı ülkelik Körfez İşbirliği Konseyi​’nde oluşan derin uyuşmazlığı​  yansıtıyor.

​Mesela ​Katar gibi İran’la yakın bağları olan ve arabuluculuk yapmayı teklif eden Umman, 

Suudi​lerin  BeOutQ dekoderleri ithalatını​ fikri mülkiyet yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle​ yasaklayarak engellemeye ​fiilen katılıyor.​

 

​*​

​Bu sırada FIFA 2022 Dünya Kupasının Katar’da yapılmasının önüne geçmeye çalışıyor.

Öyle ki FIFA yönetimi bu konuda bir soruşturma yürütmek için yenilenmenin arifesindedir.

Daha şimdiden 2022 futbol festivalini hevesle bekleyen ulusların  milyonlarca futbolseverinin  daha iyiyi hak ettiği söylemi gelişiyor…

 

*

Başını Suudi Arabistan’ın çektiği ablukacı ülkeler, Birleşik Krallık’ taki medya organları, Londra Spor Dürüstlüğü Vakfı ile işbirliğindedir.

Hep birlikte Katar’ın yaşamını güçleştirecek bir başka teklifte bulunuluyor.

2026 için planlanan takım sayısının 32’den 48’e  çıkarılmasına yönelik planın 2012 Katar Dünya Kupası’nda uygulanması isteniyor.​ ​

Teklif kabul edilirse Katar, 2022 turnuvasının ev sahipliğini bölgedeki diğerleriyle paylaşmaya zorlanacaktır ki; İran hazır kıta bekliyor…

 

*

​Özellikle Suudi Arabistan​ ve BAE, küresel futbol yönetişimi üzerinde kontrol elde etmek için iki yönlü bir çaba​nın arkasındadır.

Suudi Arabistan ve BAE’nin en büyük yatırımcıları arasında yer alan küresel teknoloji yatırımcısı Softbank​;​

FIFA Başkanı G​.​Infantino’nun  Dünya Kupası’nı yenileme ve bir Küresel Nations League turnuvası başlatmaya yönelik​ teklifine ​ 25 milyar dolarlık bir ​destek sunuyor.

​Teklifin onaylaması halinde Suudi Arabistan küresel futbol yönetimin​in güçlü bir üyesi olacaktır.

 

*​

​Diğer taraftan Suudi​ler;​ FIFA teklifinin tamamlayıcısı​ olarak Bahreyn iktidar ailesinin bir üyesi ve küresel futbolun en güçlü adamlarından biri olan​ Suudi Arabistanlı​ Salman Bin İbrahim El Halife’nin başkanlığındaki 47 ​ülkeden oluşan Asya Futbol Konfederasyonu’nun konumunu zayıflatma çabası​ndadır

Suudi Arabistan’ın bütün bu bölgesel futbol hegemonyası teklifi, ABD Başkanı D. Trump’un İran’ı tecrit etme siyaseti paralelinde ilerliyor.

Spor ve siyasetin ayrı olduğu küresel spor yönetişimiyle  alay ediliyor. 

 

​*

Türkiye’ye gelince; Türk Futbolu’nu Recep Tayyip Erdoğan ile Katar’ın​ El Cezire televizyon şebekesinin yan kuruluşu BeIN  yönetiyor… 

​Milyonlarca vatandaşın isminin önüne Erdoğan’a inat “TC” rümuzu koyduğu bu ülkede, ​

​Beyimiz nasılsa​ “Ey Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin”  idealini bir alt düşünceye mâl etmiştir…

​Nitekim Türkiye Milli Futbol takımı  2018 Dünya Kupası’da yer almıyor…  

 

  1. 6. 2018​

 

 

​* Efendim, ​Bayramınızı en iyi dileklerimle kutlarım.

   Herşey gönlünüzce olsun…

İADD; ŞEKER BAYRAMINIZI KUTLAR,UMUT DOLU YARINLAR DİLERİZ

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Bayram Mesaji

 

Bayramlar,birlik ve beraberlik içinde, hiç kimsenin ötekileştirilmediği, aşını, ekmeğini, sevgisini, üzüntüsünü paylaşarak bir arada yaşama kültürünün  pekiştiği özel günlerdir.

 

Uzun zamandır ülkemizde unutulan bu çok önemli değerleri  tekrar kazanmak ancak ve ancak demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımlarını yeniden inşa etmekle olur.

Özgür, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriye’tinin yeniden inşa edilebilmesi ve parlementer sisteme yeniden dönebilmemiz  için de, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak seçimler çok çok önemlidir .

Ulu Önder’imiz Mustafa Kemal Atatürk ‘ün“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” sözlerini hatırlayalım. Ve bugün o UMUT  herzamankinden daha fazla vardır. Yeter ki demokrasiden, özgürlükten,Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilke ve devrimlerinden , barış ve kardeşlikten yana  olalım. Bu yüzden tüm yurttaşların oy kullanması ve sandıklara sahip çıkması çok önemlidir. 

 

Bu bilinçle , İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği olarak gerçek bayramları kutlayacağımız günlerin yakın olduğuna inancımız TAMDIR.

 

Tüm üye ve dostlarımızın Şeker Bayramını kutlar, UMUT dolu yarınlar dileriz.

 

Jale Özer

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

 

MARKAJ

       Markaj

 

Urfa- Suruç’ta yaşananlar, yakın gelecekten bir kesit gibi. ‘HDP yi Markaj’a Alın’ talimatının ilk uygulaması olarak değerlendirebilecek olayda markaja alan ve alınanlardan 4 ölü var.

Kanlı çatışmanın nedenleri,gelişimi ve sonuçlarının tam olarak anlaşılabilmesi, muhtemelen seçim sonrasına kalacak. Zira failler,soruşturma yürütecek olanlar ve medyada olayı yansıtanlar büyük ölçüde ‘talimatlarla’ hareket eden guruba bağlı.

Başta Merkez Medya olmak üzere tüm haber kaynaklarında ‘AKP Seçim propaganda heyetine PKK saldırısı’ olarak yansıtılan olayda, sırasıyla Cumhurbaşkanı,Başbakan, Bakanlar ve AKP Suruç İlçe Başkanı’nın açıklamaları ve yorumları yer alıyor.

Olaydaki taraflar AKP Milletvekili Yıldız ve ailesi ile dükkanına propaganda amacıyla girildiği belirtilen Şenyaşar ailesi üyeleri olduğu biliniyor.

Olayların, ağırlığı giderek daha fazla hissedilen Medya çarpıtmaları ve özellikle haber ajanslarının yokluğu nedeniyle anlaşılması, imkansız hale geliyor.

BBC Türkçe, yine boşluğu doldurarak, bir muhabir imzasıyla yerinden haber üretiyor.

 

       Ölenlerin İkisi hastane saldırısında

 

Olayları belli bir ‘resmi yorum’ altında yurttaşlara aktarmaya çalışan ve AKP ye karşı PKK saldırısı biçiminde sunmaya çalışan haber kaynakları dışında , CHP ilçe başkanı Servet Gören ve iki kişinin öldürüldüğü Suruç Devlet Hastanesi yetkililerine dayanan TTB açıklamaları önem kazanıyor.

Suruç’ta Şenyaşar ailesine ait bir dükkana giren Milletvekili Yıldız,aynı soydını taşıyan AKP İlçe Başkanı, kardeşleri ve korumalardan oluşan gurup, dükkan sahiplerinin ‘biz HDP liyiz. Buraya neden geldiniz’ itirazıyla dışarı çıkarılıyor. Bazı yerel medya organlarına yansıyan şahit ifadelerine göre, dışarı çıkarılan gurup bir süre sonra Şenyaşar ailesinin bulunduğu dükkana dışarıdan ateş açıyor. Dükkan içinden de ateşle cevap verilen çatışmada Milletvekili Halil İbrahim Yıldız’ın kardeşi ve Şenyaşar ailesinden bir kişi vurulur. Çevrede bulunan yurttaşların çektikleri amatör videolardan anlaşıldığı gibi, çoğunluğu korumalarda bulunan klaşnikof ve yer yer tabanca ateşi sesleri, çevrede gezinen polislere rağmen sürer.

Suruç olayının daha ciddi bir bölümü ise, saldırıya uğrayan Şenyaşar ailesine bağlı dükkandan hastaneye kaldırılan yaralılardan Şenyaşar soyadı taşıyanların başlarına gelenler. Yıldız ailesine bağlı 50 kişilik silahlı bir gurubun Suruç devlet hastanesini basarak Şenyaşar ailesi üyesi iki yaralıyı öldürdükleri iddiası  çok sayıda görgü tanığı ve TTB tarafından vurgulanıyor.Amatör Videolarda silah sesleri duyulurken çevrede gezinen polislerin hastanede neden tedbir almadıkları önemli bir soru olarak ortaya atılıyor. Zira hastanede öldürülenlerden biri Dükkan daki çatışmada bulunmayan ancak hastanedeki oğullarını görmeye gelen baba Esved Şenyaşar.

Suruçta neler olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Ancak ‘neden olduğunu ‘ biliyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘AKP Parti Başkanı’ şapkasıyla yaptığı ‘HDP ye Markaj yapın’ tallmatı bir gün sonra uygulamaya konuluyor. Üstelik seçime daha 9 gün var. Tehlikeli olan bu …

Mahir Tan         LondraPosta-Londra 

             

Ahmet Kılıçaslan Aytar; DOĞU AKDENİZ VE TÜRKİYE

DOĞU AKDENİZ VE TÜRKİYE
Tarihi süreçte önce Aristoteles, ​ İnsan’ı “bilme”, “eylemde bulunma” ve “yaratma”  etkinliği gibi üç temel faaliyetiyle tanımladı.
O gün bugün “Akıl ve Aklıbaşındalık” insanlık için temel şart kabul ediliyor.
İnsan’ın bilgiyi elde etmek için düşünce erdemini işlete işlete geldiği bu tarihî serüveninde;
İnsanlık “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nde belirtilen geri alınamaz kazanımlarından tümüyle yararlanmayı sağlayan ahlâki ve kültürel koşullar için ortaklaşıyor…
Bu bağlamda çağdaş ülkeler işleyişlerinde sınırsız uygarlık için oluşturdukları sistematiklerle vicdan ve düşünce özgürlüklerini amaçlayan özgür insanlar yetiştirmeyi planlıyor.
Ama Din’in toplumsal davranışı ve sosyal düzeni belirleyen bir sistematik olmasına izin verilmiyor.
 
*
Bu gerçekliğe rağmen  neoliberal emperyalizm R.T.Erdoğan ile Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleriyle işbirliği yaparak giriştiği, 
Doğu Akdeniz’de Arap ülkeleri sınırlarının İslamcı Osmanlı’ya çekileceği konseptinin hayata geçirilmesi öngörürüsüyle,
Türkiye ve Arap ülkeleriyle siyasi ve ekonomik usullerle kurduğu net bağımlılıklar, ortaklaşa denetim süreçleri ve vekalet savaşlarından;
Maksimum kâr çıkarılamamış, güvenlik, istikrar ve refah sağlanamamıştır…
Neticede bugün Doğu Akdeniz; jeostratejik, ekonomik ve diplomatik etkileriyle 20. yüzyılın başlarında oynadığı acımasız rolü yeniden yüklenmiş bulunuyor…. 
 
*
Bilhassa hidrokarbon enerji tekeline alternatif Nil Delta Havzası ve Levant Havzası büyük potansiyeliyle enerji kaynakları için bir geçiş sürecini zorunlu kılıyor.
Ama bu sırada siyasi ve ekonomik dalgalanmalar bölgede her ülkeyi az ya da çok etkiliyor.
Bölge ülkelerindeki iç savaşlar ya da iç sıkıntılar bir şiddet döngüsü yaratıyor.
Dış müdahalelere ya da uluslararası hukuka dayanan hoşnutsuzluklara son vermek neredeyse imkansızdır. 
Bölge büyük güçler arasında bu kadar derin bir rekabet dönemine tanık olmamıştır.
Bölge ülkeleri ise sosyo-politik beklentileriyle ilgili bir belirsizlik ve kasvet dönemindedir.
 
Enerji Havzaları  Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail’e  fırsatlar yaratıyor ama aynı zamanda  zorlukları ve tehlikeleri beraberinde getiriyor.
ABD, Rusya ve Çin büyük güçler olarak çıkarları doğrultusunda bölgenin sosyopolitik yörüngesini belirliyor.
Türkiye, İsrail, Mısır, Kıbrıs ve Yunanistan bölgesel aktörlerdir;
Bunlar normatif ittifak düzenlemelerinin ötesinde devletler arasında sağlam bağlar kurabiliyor ve büyük güçlerin güç maksimizasyonuna destek oluyor. 
Büyük güçlerin pençelerini keskinleştirdikleri Suriye ve Libya’da ise iç savaş devam ediyor… 
 
*
Özellikle Türkiye’de Aristoteles​’in ​ “Akıl ve Aklıbaşındalık”​ kriterlerine uymayan Erdoğan​’ın​,
Güce dönük ve zorlayıcı diplomasiye dayanan taktik anlayışından tutarlı bir stratejiyi ayırt etmek her geçen gün daha zorlaşıyor.​​
B​u yüzden Türkiye, Doğu Akdeniz’deki  müttefikler​i,​ ortaklar​ı​ ve komşularıyla birtakım zorluklarla karşı karşıyadır.
Suriye’deki müdahalesinin kolay bir çıkışı yok​tur​ ve Kürt sorunu daha da karmaşıklaş​ıyor.
Rusya Karadeniz’de ve başka yerlerde Türkiye’yi sıkıyor​.
​ABD, İsrail ve Avrupa Birliği ile ilişkiler ​giderek zayıflıyor.​
Yunanistan​ ile Ege ihtilafları kontrolden çıkma olasılığını koru​yor.
 
​*​
Nitekim Kıbrıs- Yunanistan- İsrail ve Mısır 8 Mayıs’ta Lefkoşa’da gerçekleştirdikleri Enerji Zirvesi bu ülkelerin;
Şu anda, askeri düzeyde işbirliğini vurgulamadıkları,
Ancak Kamu güvenliği, sinemacılıkta ortak yapımlar, deniz kirliliği, telekomünikasyon ve veri dolaşım maliyetlerinin azaltılması gibi alanlarda  işbirliğini derinleştirmede kararlı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
 
*
​Bu ülkeler arasındaki Zirve’nin ana konusu “​Enerji”dir.
​Doğu Akdeniz’den Yunanistan ve Avrupa güzergahında bir boru hattı​nın​,​ ​İsrail’i Türkiye’ye bağlayan bir boru hattından daha pahalıya mal olaca​ğı​,
​A​ncak​ Türkiye’nin tutumu nedeniyle​ Doğu Akdeniz’de güvenliği artıraca​ğı​ konuşuluyor.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki  sorunları temelinde Lefkoşa toplantısının ardından ​Kuzey ​Kıbrıs Türk lideri Mustafa Akıncı​’nın​,
Doğu Akdeniz’den Yunanistan ve Avrupa güzergahında bir boru hattı​nın barışa giden bir yol olarak işlev göremeyeceğini ve gaz kaynaklarının Levanten Havzasından Türkiye’ye Avrupa’ya taşınmasını savunduğunu söyle​mesine yol açması dikkate değerdir. 
Bun​un gibi yorumlar, Ankara’nın Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasında gelişen işbirliğine olan ilgisizliğini gösteriyor.
​Çünkü ​Doğu Akdeniz’de demokratik bir bloğun oluşturulması, Türkiye​’de​ Erdoğan’ın ​ İslamcı Osmanlı özlemlerine hizmet etm​iyor…​
 
​*​
Nitekim Aralık 2017′ de ​Erdoğan’ın, Yunanistan​ liderleriyle yaptığı görüşmelerden sonra 1923 Lozan Anlaşması’nın yeniden açılması konusundaki tutumu güçlen​miştir. 
Teklif, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege Denizi ekonomik alanında varolan,
Karasuları ve kıta sahanlığı ile ilgili sınırlandırmaları kapsayan deniz yetki alanlarının belirlenmesi,
Belli coğrafi formasyonların hukuki statüsü, 
Doğu Akdeniz’de ve Ege’deki statükoyu belirleyen anlaşma hükümleri çerçevesinde bu formasyonlar üzerindeki egemenlik aidiyetinin belirlenmesi sorunlarını yükseltmiş, 
Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki beklentileri​nin​ ötesinde, Suriye ve Irak’ta​ yürüttüğü askeri operasyonlar​ bağlamında olası ​bir yayılmacılık olarak algılanabilecek​ istikrarsızlaştırıcı​ ve çok  ​t​ehlikeli yeni bir unsur​ haline gelmiştir. 
 
*​
​Halbuki ​​Lozan’ın türev​ bir​ işlevi​​ de​ Türkiye’nin komşu ülkelerle sınırlarını belirlemektir.
Daha spesifik olarak Lozan’ı tekrar açmak kıta sahanlığına​ ya da orada bulunabilecek herhangi bir hidrokarbon varlığına​ da​ cevap verm​iyor.​ 
Ancak taraflar arasında  adaların, adacıkların ve açıkça isimlendirilmeyen kayalık mostraların durumu anlaşmanın müzakere tutanağı​nda desteklenm​ediği​ için muğlaklığa yol açıyor.
Bu noktada Türkiye’nin sınırlarını doğrulamak için tasarlanan bir anlaşmayı yeniden açmak, Ankara için riskli bir öneridir;
Çünkü komşuların kendi talepleri de olabilir, tüm sınırlar ve azınlık hakları yeniden açılabilir!
 
*
Şimdi Türkiye ve Suriye arasında çok büyük bir sorun yaşanıyor.
Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan, Türkiye’yi kendi Münhasır Ekonomik Bölge’sini ortaya çıkarmak, bunun komplikasyonlarını öngörememek ve tezini yasal yollarla savunmamakla itham ediyor. 
Türkiye de Kuzey Kıbrıs ile birlikte  Münhasır Ekonomik Bölge’sini Rum Kesiminin tek taraflı olarak sınırlamaya hazırlandığını iddia ediyor.
 
*
Erdoğan bu durumu geçmişe doğru iterek bölgesel istikrarı yönlendirmeye çalışıyor. 
​Ama e​gemenlik ve toprak bütünlüğü üzerindeki duygusal enerji ne olursa olsun ​Erdoğan’ın statükoyu değiştirme girişimlerine rasyonel bir Yunan​istan​ tepkisi ​oluşuyor. 
​Türkiye ve Yunanistan​, Doğu Akdeniz’de Ege araştırması konusunda fiili bir moratoryum kurmuşlardır,
​A​ncak zaman zaman politikacıların kamuoyu açıklamaları, liderlerin kriz yönetimi becerilerini test e​ttiği​ bir veya iki tarafça bir saldırganlık yarat​ıl​mış​ bulunuyor…​
 
*
​​Doğu Akdeniz’de hidrokarbon enerji tekeline alternatif Nil Delta Havzası ve Levant Havzası büyük potansiyelinin,
Enerji kaynakları için bir geçiş sürecini zorunlu kıldığı şu aşamada;
Türkiye’nin 24 Haziran seçimlerden Erdoğan’ın temsil ettiği etnik ve dini milliyetçilik ve popülist politikalardan arınarak çıkması gerekiyor.
Çünkü mevcut durum meseleleri çözmek için diplomatik alanlara umutsuzluk getiriyor.
İronik olarak da Yunanistan ve Türkiye paylaşamadıkları hidrokarbon kaynaklarının tadını çıkarıyor…
 
 
14. 6. 2018
AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

SÖZ BURADA BİTİYOR

    Söz Burada bitiyor.

 

Seçim kampanyası siyasi söylemler olarak bitti sayılır.

Bundan sonra söylenecek olanlar, söylenenlerin üzerinden giderek çizgileri kalınlaştırmak anlamına gelir.

Seçim kampanyasının uzun süre konuşulacak ve etkilerini gösterecek olan karakteristikleri ise şöyle;

Muharrem İnce ve Meral Akşener Merkez-Sol ve Merkez Sağ da siyasi liderler olarak toplumda karşılıklarını buldular. Seçim sonuçlarından bağımsız olarak, Türkiye toplumunun, en etkin kesimi bu iki liderin çizeceği hat üzerinde yer alacaktır.

24 haziran- 8 Temmuz sonuçlarında, HDP, Kürt Meselesinin açık olarak konuşulacağı bir Parlamento içinde yer alacaktır. Tartışılacak konular Anadilde eğitim ve Kürtlerin Statü talebine, Cumhuriyet ilkeleri çerçevesi içinde verilecek cevaplar olacaktır.

2.Turda Muharremi Destekleyecek misiniz ? sorusunu Diyarbakır’da ‘Her Çocuğa üç dil öğreteceğiz’ diyerek kampanyanın en kritik cevabını veren Muharrem İnce sonuçlandırmıştır.

Buradaki bir başka kritik uğraş ise , bunca senedir sayfalar,kitaplar dolusu raporlar hazırlanan bir konuda, bu denli net bir sonuca varılamayışının nedenlerini araştırmak olmalı.  Demek ki, birinin meydana çıkıp ‘işte bu’ demesi gerekiyormuş.

 

Sonuçlar ‘Konsolidasyon’a bağlı

 

Türkiye’nin siyasi tercihler ile ilgili haritası bugünden yarına değiştirilemez.  Türkiye’nin Batısı ile Orta Anadolu- Doğu Anadolu seçmeni arasındaki fark kampanyalarla değiştirilebilecek gibi değil.

Ancak, Ankara,İstanbul,Antalya,Adana,Mersin gibi büyük kentlerde ve Batı Anadolu, Trakya bölgelerinde var olan üstünlüğü ‘konsolide’ ederek maksimum verimi elde edebilirsiniz. Türkiye’nin seçmen haritasında; Batı,Güney Anadolu ve Trakya’da sağlanacak net bir  üstünlük,Metropollerle birlikte olduğunda seçim zaferi demektir.  

Millet ittifakı, bu sonucu sağlayabilecek formülasyonları uygulamaya olanaklar yaratıyor.

Derenin ufukta göründüğü kesin olarak ortada. Paçaları sıvamaktan başka yapacak birşey yok artık.

 

Mahir Tan     LondraPosta-Londra    

 

 

 

 

Türker Ertürk; BU KAFA OLDUKÇA FELAKET VAR OLACAKTIR

BU KAFA OLDUKÇA FELAKET VAR OLACAKTIR

 

Halen iktidarda bulunan irade, 16 yıldır ülkemizi yönetiyor. İnanın, bu 16 yılda ülkemiz yabancı güçler tarafından işgal altında yaşasaydı, bu kadar zarar görmezdi. Ekonomik iflastan ahlaki çöküntüye, Cumhuriyetimizin yarattığı ekonomik değerlerimizin haraç mezat satılmasından hırsızlık ve yolsuzluğa, Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere Cumhuriyet kurumlarının tahribinden terörün azdırılmasına, komşu ülkelerde iktidarı devirme operasyonlarından yanlış adamlarla işbirliğine kadar bulaşmadıkları melanet kalmadı ve tüm komşularımızla, çağdaş dünya ile kanlı bıçaklı olduk!

Ülkemize verdikleri zararın en büyüğü ise; insanlarımızı ayrıştırdılar, ötekileştirdiler, kamplaştırdılar ve birbirilerine düşman ettiler. Halkı kandırabilmek için hep İslami söylemler kullandılar ama İslam’a Haçlı Seferleri’nden katbekat fazla zarar verdiler.

Hasta Adam

Bugün ülkemiz; aynen Osmanlı’nın son dönemi gibi “Hasta Adam” konumuna geldi. Hastalığın nedeni ise çağdışı dünya görüşü ve geçmişin aklı tarafından yönetiliyor olmamızdır. Bu hastalıktan kurtulamazsak, aynen Osmanlı gibi yok oluruz.

Osmanlı’nın yıkılmasının ve enkaz haline gelmesinin nedeni; çağın gerisine düşmesi, hemen yanı başında bulunan Avrupa’daki değişimin dışında kalmasıydı. Bu yüzden sorunlarını çözemiyor ve geniş halk yığınlarına refah ve mutluluk sunamıyordu.

Değişmeyen Tek Kural

Evrenin değişmeyen tek kuralı; değişimdir. Değişmeyen, değişen çevre koşullarına ayak uyduramayan yok olur. İşte Osmanlı bu yüzden, yani değişen dünyaya ayak uyduramadığı için enkaz haline geldi ve yok oldu.

İstanbul’da veba salgını vardı ve 70 bin insan hayatını kaybetmişti. Padişah II. Mahmut, Avusturyalı doktorlar nezaretinde karantina uygulanmasını istedi ama dinen caiz olmadığı gerekçesi ile ulema, padişah iradesine karşı çıktı. Daha sonra Almanya’da Genelkurmay Başkanlığı’na kadar yükselecek olan Helmuth von Moltke, o tarihlerde İstanbul’dadır. Moltke, Osmanlı’yı değerlendirdiği ve Almanya’ya gönderdiği mektubunda “Ulema var olduğu sürece, veba da var olacaktır” şeklinde yazmıştır.

Geçmişin Aklı İle Olmaz

Ülkemizi yöneten iktidar iradesi; “Siyasal İslamcı” ideolojiye, “Yeni Osmanlıcı” hayale ve mezhepsel bakış açısına sahiptir. Bu ideoloji, hayal ve bakış açısı geçmişin aklıdır ve çağdışıdır. Bu kafa yapısı ile çağdaş işler yapılamaz, esenliğe ve refaha ulaşılamaz. Bu kafa yapısı, üç aşağı beş yukarı Osmanlı’yı felakete sürükleyen ulemanın kafa yapısıdır ve bu kafa yapısıyla yönetiliyor olduğumuz sürece ülkemiz için felaket de var olacaktır!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini laiklik yani aklîlik üzerine kurdu. Çağdaşlığa, demokrasiye, insanlar arasında eşitliğe, iç barışa, refah ve mutluluğa ancak ve ancak laiklik yani aklîlik ile ulaşılabilirdi.

Atatürk’ün Anlamı

Atatürk’ün Türkiye için anlamı; çağdaşlaşmadır, aydınlanmadır, ilahi mesajın doğru anlaşılmasıdır, antiemperyalizmdir, eleştirel akla sahip bilim egemen kafalı toplumun yaratılmasıdır ve kusursuz demokrasiye giden yoldur. Atatürk’e yapılan düşmanlığın arkasında; Atatürk’ün anlamını anlamamak ve itiraz etmek vardır. İşte bu nedenle; iktidar açıkça söyleyemese de Atatürk’e düşmandır.

16 yıldır ülkemizi neredeyse babasının çiftliği gibi yöneten iktidar iradesi, Atatürk’ü ve izlerini silebilmek için elinden geleni ardına koymadı ama başaramadı. Aksine Atatürk, her geçen gün daha fazla güçlendi. Atatürk’ü yok edebilmek için özgür aklın ve bilimin de yok oluyor olması lazım. Eğer bu mümkün değilse ki değildir, Atatürk’ü yok etmek de mümkün değildir.

Mustafa Kemal’in Askerleriyiz

Geçen hafta, Piri Reis Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde öğrenciler Bakan İsmet Yılmaz’ı protesto ederek, İzmir Marşı’nı söylediler. Protestoya, üniformalarıyla denizciler liderlik etti. Protestoyu anlayan Bakan Yılmaz salonu terk ederken, mezunlar “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” diye slogan atmaya başladılar.

Bu mezun gençler, yarın iş arayacak. Ama protestoları nedeniyle iktidar bu gençleri fişleyecek ve iş bulmalarını engellemeye çalışacak. Gençler bu sonucu bilmelerine rağmen protestoyu yaptılar. İşte Atatürk, böyle bir şey!

Mezunlarımızı Kutluyorum

Piri Reis Üniversitesi’nden diploma alan denizcilerimizi ve tüm gençlerimizi; mezuniyetleri, ilkeli duruşları, ulusal duyarlılıkları ve ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e gösterdikleri sahibiyetleri nedeniyle kutluyorum. Pruvaları neta, rüzgarları kolayına, denizleri sakin ve bahtları açık olsun. Bu vesile ile bu değerli gençleri yetiştiren Piri Reis Üniversitesi’nin çağdaş ve yurtsever öğretim üyelerini de saygıyla selamlıyorum.

İşin kötüsü; Piri Reis Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Metin Kalkavan zor durumda kaldı. Hiç ama hiç istemezdi böyle olsun! Çünkü iktidar iradesi ile arası bir hayli iyi! Halen, Metin Kalkavan’a ait Sedef Tersanesi’nde inşa halinde olan amfibi gemi (LPD) TCG Anadolu’nun ihalesini gerçekte Koç Grubuna ait RMK Marine kazanmıştı. Hem de en ucuz fiyatı vererek ve Türk gemi inşaat mühendisleri tarafından çizilen milli bir tasarım ile! Ama Koç Grubu “tu kaka” idi! İktidar; kazanılmış ihaleyi Koç’tan aldı, Metin’e verdi! Metin’in projesi ise gayri milli idi, İspanyollarındı, Türk Deniz Kuvvetleri’nin ihtiyacını karşılamaktan milli projeye göre uzaktı ama askere fikrini soran da yoktu! Ayrıca; Metin Kalkavan’ın mali durumu da söylenenlere ve anlatılanlara göre pek de iyi değildi! Sanırım, bu protestoların ne anlama geldiğinin hesabını iktidar iradesine verecektir. Ama bilinmesi ve unutulmaması gereken şu; son 16 yıl içinde yapılan tüm yanlışların hesabını, bu yanlışların içinde bulunan herkes verecek, bilmiş olsun!

TÜRKER ERTÜRK