BEKARA KARI BOŞAMAK

                         Bekara Karı Boşamak

 

     2019 Yerel Yönetim Seçimlerinde daha iyi sonuçlar beklemeden giderseniz bir yeni hayal kırıklığı yaşamamış olursunuz.  Bu da pek kötü bir sonuç olmaz. Birkaç ay önce % 22 oy almış bir partiye oy veriyorsunuz. Memur gibi arada bir gidip bu partiye oy veriyorsunuz. Yerel yönetim seçimlerinde de parti yönetiminin ön seçimsiz olarak belirleyeceği adaylara gidip oy vereceksiniz.

Aynı işi sürekli olarak yapıyorsunuz. Değişen hiç bir şey yok.Doğal olarak sonuçlar da değişmiyor. Bunun adı bile bile lades..

24 Haziran seçimleri CHP de ‘değişim’ sloganları ile ortaya çıkan tepki hareketi için önemli bir fırsat yaratmıştı. Bu fırsatı boşa harcadı kendilerine muhalif diyen guruplaşmalar. Yönetim kongre yapmadan fırtınayı atlattı. Yerel yönetim seçimleri için kopan fırtınaya rağmen rahat adımlar atıyor yönetim.

İstanbul’dan ihtiyaç nedeniyle Merkeze çekilen Oğuz Kaan Salıcı, İzmir’e gidip partiye ‘kesinlikle ön seçim yok’ diyor. Siz dinlemekle yetiniyorsunuz. Sonra nasıl karşı çıkacaksınız ?    

CHP nin seçim kazanması garantili olan bölgeler ve kazanamayacağı belli olan bölgeler için ayrı ayrı aday belirleme yöntemleri hazır.

Oy kaybı değil CHP yönetiminin derdi. % 20 toplam bile yeterli. Ön seçim yok. İzmir,Ankara Çankaya,İstanbul Kadıköy, Beşiktaş,Şişli ve Trakya Kent Belediyeleri Merkez Kadroları ve İstanbul İl Teşkilatı tarafından paylaşılıyor. Kazanılamayacak Belediyeler için ön seçim yapılabilir.

Seçmen bu senaryo içinde figüran işlevi yapıyor.  Yaptığı işin uzmanı olmuş CHP Genel Başkanı ‘oy vermemek AKP ye oy vermektir’ diyerek aynı oyunu bir kez daha sergiliyor.

Oysa birçok yerde oy vermek ile vermemek arasında bir fark yok.

İzmir Büyükşehir, Ankara Çankaya, İstanbul Kadıköy,Beşiktaş,Şişli böyle. Siz oy vermeseniz de bu bölgelerde başka kazanacak bir parti yok.

Kalan bölgeler ve kentlerde seçim kaybetmiş olmak yönetim için ‘bekara karı boşamak’ kadar kolay.

2019 Yerel seçimlerinde Cumhuriyet Toplumunun kaybedeceği çok daha önemli şeyler var oysa.

 Cumhuriyet bu seçim ile gelecek umudunu yitirme tehlikesi altında. Elinizde isteyerek yada istemeyerek oy verdiğiniz bir parti kalmayabilir. CHP nin yönetim çevresinde öbeklenmiş bir profesyonel gurubu ile partiye marjinal guruplaşmalardan ithal edilmiş İstanbul İl Örgütü arasındaki ittifak gelecek olan ‘seçim mağlubiyetini’ bir başarı olarak kabul ettirecektir. Karar vericiler yine kendi seçtikleri ‘kurultay delegeleri’ olacaktır.

Peki hiç iyi haber yok mu ?

Var..

Kaybedileceği şimdiden belli yerel seçimden sonra 4 yıl başka seçim yok.

Yeniden düşünüp, herşeye yeniden başlamak için yeterli dolu dolu bir 4 yıl olacak önümüzde.

 

Mahir Tan                    LondraPosta-Londra  

          

Ahmet Kılıçslan Aytar; GÖRÜNÜM

GÖRÜNÜM

 

Bir zamanlar ülkelerarası ekonomik ilişkilerin başlıca biçimi dış ticaret ve meta ihracı idi. 

Emperyalizm döneminde  sermaye ihracı önem kazandı ve dünya ticareti daha da gelişti.

Önce ABD, kapitalist tekellerinin ve mali sermayesinin egemenliği kurdu.

Sonra sıra  Dünya’nın uluslararası tröstler  arasında paylaşılmasına geldi.

Bugün tüm topraklar en büyük kapitalist güçler arasında bölüşülmüştür… 

 

*

Bu yüzyılın kavgası da, işte tüm toprakların en büyük kapitalist güçler arasında bölüşümünden kaynaklanıyor!

Çünkü ABD; Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin 4 maddesiyle;

1- Uluslararası ilişkilerde güvenlik ve refahın lideri olduğunu,

2- Rusya ve Çin ile olan ilişkilerinde jeopolitik bir zihniyet benimsediğini,

3- BM’de sorumluluğunun daha fazla olduğu kaydıyla uluslararası düzeni BM temel statüsüyle  belirleyeceğini,

4- Ulusal güvenliği doğrultusunda ekonomik ve siyasi faaliyetlere müdahale edeceğini, dünyanın bütün ülkelerine iddia ediyor…

 

*

Bugün birleşme ve satın almaların etkisiyle ulusötesi şirketler, küresel egemenler olarak her yıl Davos’ta boy gösteriyor. 

Ama hiçbiri Amerikalıların çıkarlarına hizmet etmiyor.

Aksine çıkarlarını en yüksek düzeyde tutmak için  ABD devletinin imkanlarını araçsallaştırıyorlar…

 

*

Bu yüzden Başkan D.Trump, serbest rekabet yoluyla emperyalizm öncesi devlete yani “Amerikan Rüyası” na geri dönmeyi taahhüt ediyor…  

İşbu taahhüt; ulusötesi şirketlerin ve emperyal küreselleşmeyle henüz bütünleşmemiş istikrarsız devletlerin dahi ABD ekonomisine yeniden yatırım yapmasını sağlamak anlamına geliyor.

Böylece ABD,  Pentagon ve CIA’ yı da bugünkü işlevlerinden Ulusal Savunmaya geri getirmeyi öngörüyor…

 

*

Bu düşünce ile ABD, uluslararası ticaret anlaşmalarından geri çekiliyor.

Eski düzeni belirleyen hükümetlerarası yapıları tasfiye ediyor.

“Ticaret Savaşları”nı başlatmıştır. 

Trump, emperyalizme yeni bir yön vermenin kavgasını veriyor… 

 

*

17 Eylül’de Başkan D.Trump, Çin’den yaklaşık 200 milyar dolarlık ithalat için yeni gümrük vergilerini açıkladı.

Yeni tarifeler 24 Eylül’de yüzde 10’luk bir oranda yürürlüğe girecek, 1 Ocak 2019’da oran yüzde 25’e çıkacaktır.

Polonya lideri ile yaptığı basın toplantısı vesilesiyle bir kez daha ülkelerle ikili ticaret anlaşmalarının adil ve Amerika’nın avantajına olmadığını yineledi.

“Sanki dünyanın kumbarasıyız. Herkes Amerika’yı soydu. Çin soydu, kusura bakmayın Devlet Başkanı ama sizin üyesi olduğunuz Avrupa Birliği de bizi soydu “dedi.

 

*

Çin Halk Cumhuriyeti büyük pazarı ve güçlü üretim kapasitesiyle gelişmiş ülkelerin ihtiyaçlarına yanıt veriyor.

Gelişmekte olan ülkelerin yeniden sanayileşmelerine yardımcı olurken, yüksek teknolojili yatırım gereksinimlerini de karşılıyor.

Bu Çin’in küresel ekonomide sadece gelişmiş ülkelerle dikey rekabette olmadığını, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle kollayıcı ve yatay rekabette olduğu,

ABD ekonomisi dursa bile Çin’in küresel ekonominin sigorta mekanizması haline geldiğini gösteriyor.

 

*

Ama bilhassa Çin’e açılan Ticaret Savaşı’nın kayıpları artık giderek Türkiye ve Arjantin gibi,

1- Tasarrufları ve yatırımları düşük düzeyde olan,

2- Sanayide çeşitlenmenin olmadığı,

3- İmalat sanayisinin yavaş geliştiği,

4- Emek piyasasında  ise gelişmenin sağlanamadığı,

Orta Gelir Tuzağına düşmüş, Gelişmekte Olan Piyasalar da dahil olmak üzere geri kalan bütün ülkelere süratle bulaşıyor… 

 

*

Arjantin IMF’e başvurmuştur, Türkiye belki de engellemekte çok geciktiği  tam bir çöküşün önüne geçmeye çalışıyor.

Porto Riko  72 milyar dolarlık kamu sektörü borcuna girmiştir.

Pakistan ve Sri Lanka borç yönetimini ayakta tutmak için Çin’e yaslanmaya çalışıyor.

Güney Afrika resesyonda,  Brezilya, Endonezya, Güney Afrika ülkeleri para birimleri baskı altındadır.

 

*

“2018 Gelişmekte Olan Ülkeler’in Krizi ” 1982, 1994-95, 1997-98, 2000-01 krizlerinden çok farklı gelişiyor.

Bir çok ülkede hayli karışıklığa neden olmasının yanında belli ki, emperyalizmi ya da Küresel Liberal Düzeni muazzam derecede dalgalandıracaktır. 

Daha başlangıçta, işte bazı büyük yatırım fonları Arjantin’e sokularak servetin el değişmesine yol açılıyor!

İtalyan, Fransız ve İspanyol bankaları Türkiye’nin uçucu ekonomisi ve jeopolitiklerine maruz kalmaları nedeniyle zarar görüyor…

 

*

Çünkü Gelişmekte Olan Ülkeler sorunlarını çözemiyor.

Mütemadiyen güçlü bir dolar, artan küresel faiz oranları ve düşük faiz döneminde alınan borçların ekonominin üretken alanlarına ulaşmaması sorunlarıyla karşı karşıyadırlar. 

Aynı zamanda jeopolitikleri de küresel liberal piyasalara gölge düşürüyor: 

 

*

Ekim’de Brezilya’da genel seçimler yapılacaktır.

Meksika’da yeni bir hükümet kurulmuştur.

İsveç, 9 Eylül’de sandık başındaydı.

Brexit giderek artan bir ekonomik felaket gibi gözüküyor.

Ve sanki Ticaret Savaşları bütün bunları derinleştirmeye ayarlanmıştır!

 

*

Mesela ABD’nin gümrük vergileri tarifeleriyle oynaması başta Çin olmak üzere, Gelişmekte Olan Ülkelerin ürünlerine olan talebi düşürmeye ayarlıdır! 

Bu yüzden daha şimdiden bir çok ülkenin ekonomisi, yükselen faiz oranlarıyla şekillenen Küresel Liberal Ekonominin yeniden şekillenen profiline bakıyor.

Yükselen faizler herhangi bir yeni borçlanma maliyetin yükselmesi demektir!

 

*

Aynı zamanda Dünya’nın en büyük iki ekonomisi olan ABD’nin başlangıçta yavaşlayacağı , Çin’ in  ise giderek yavaşlayacağı,

Bu nedenle Gelişmekte olan Ülkelerin ihracaatlarının ve geri ödemelerinin düşeceği öngörülüyor.

Bu olasılıklar yatırımcıları baskılıyor. 

 

*

Bir başka risk, gelişmiş ekonomilerden geliyor.

ABD’de politik risk artmıştır.

Kasım 2018 ara seçimlerini kimin kazanacağı belirsizdir.

ABD mali tablosu da kötüleşiyor ve Hazine piyasa için yeni bir borç hazinesi hazırlıyor.

Buna gümrük tarifelerin ekonomi üzerindeki etkisi de eklendiğinde, bir kesim piyasa dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD’nin kredibilitesini sorguluyor…

 

*

İtalya’da popülist Beş Yıldız Hareketi ile milliyetçi Kuzey Ligi hükümeti, ülkenin GSYİH’nin yüzde 132’sine eşit  kamu borcu  için AB ile birlikte genişletici bir bütçe hazırlıyor.

Bunun sonucunda Avrupa bankaları da dahil olmak üzere finansal piyasalarda daha fazla belirsizlik korkutuyor.

Olası bir Euro krizinin bir felaket olacağı düşünülüyor.

Fransa yeni ekonomik reformları hızlandırmaya çalışırken,

Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’da Başbakan A. Merkel sorgulanıyor.

 

*

Başkan Trump ile ABD emperyalizme yeni bir yön verirken Dünya’yı hazırlıksız yakalamıştır. 

Ancak Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan aynı fikirde değildir.

İşte Gaziler Günü Töreni’nde konuşuyor.

“Kriz, miriz filan sakın ha bunlara aldırmayın. Bunların hepsi manipülasyondur. Bizde Kriz yok! Güçlenerek geleceğe yürüyoruz” diyor!

 

*

Yahu! Üzüm’ün kilosu 15 TL., ortaboy bir karpuz 25 Tl. dir.

Yoksa Erdoğan’ın rahatlığı, Türkiye’nin varlıklarını  servet transferiyle  hem bu ülkenin hem de İslam ülkelerinin İslamcı sermayesine nakletme fırsatçılığından mı kaynaklanıyor?

Nasılsa yandaşları “Bir lokma bir hırka ” ya razıdır…

 

 

  1. 9. 2018

AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

Erol Başarık; UÇAN SARAY VE DOLAR

UÇAN SARAY VE DOLAR

19.09.2018

Katar’da bulunan üç dev jumbo uçaktan birinin Türkiye’ye gelmesi tartışma yarattı.Uçak Türkiye’ye hibe mi edildi, yoksa satıldı mı? İki katlı, toplantı salonu, oturma odaları, yatak odaları olan 76 metre uzunluğundaki süper lüks Boeing 747 – 8 VIP jumbo jet uçakla ilgili Tayyip Erdoğan’ın söylediklerine bakalım: “Katar bu uçağı satıyordu. Hatta bu rakam 500 milyon dolar civarındaydı. O esnada biz de ilgilendik.Katar Emiri bundan haberdar olunca uçağı Türkiye’ye hibe etti… Ben Türkiye’den para almam dedi…” Şimdi satır aralarından “O esnada biz de ilgilendik.” sözünü çekelim.Birincisi uçak satılık. Biri ilgileniyor ve satışı yapan firma ile temasa  geçiyorsa parayı bastırıp uçağı satın almayı düşünüyor demektir. Bu kadarı dahi yeter. Bu pahalı uçağı satın alma planı oluşmuş. Herhalde benim ilgilendiğimi Katar Emiri duyarsa bana karşı olan sevgisiyle uçağı parasız hediye eder diye mi düşündü! Yoksa hibe söz konusu olmasaydı uçağın bedeli ödenecek miydi?

İkincisi uçağın bedeli ödendiyse ödeme nasıl gerçekleşti! THY mı, bir Bakanlığın bütçesinden mi, örtülü ödenekten mi, yoksa başka bir kaynaktan mı? Başka kaynak birçok spekülatif yorumlara açıktır.

Üçüncüsü uçağın pazarlamasını yapan acentenin komisyonunu kim ödedi? Hibe veya satış acenteye komisyon ödenmelidir. 500 milyonluk satış sonunda kabaca %1 ile 5 arasında yani 5 milyon ile 25 milyon dolar arası bir komisyon ödenmesi de gerekir. Bu komisyonu damı Katar Emiri ödedi? Ayrıca acente ile temas kurulduğunda uçağın satıldığını söylemiştir.  

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Faik Öztrak, Katar Emiri’nin hediye ettiği uçakla ilgili “Hibe edilen her şeyin mutlaka kaydı olur. Hazine envanterine geçer. Hibe mektubu, hibe anlaşması olur.” dedi. Bu kaydın gösterilmesi isteğinde bulundu. Henüz bunun da cevabı yok. Uçak hibe ise Uçak hibe ise Katar Emiri’nin karşılığında ne gibi beklentileri vardır?  

Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik kriziyle başa çıkması gereken Türkiye’nin bu uçak kriziyle tanışması öfkeli boğa gibi burnundan soluyan halkın büyük tepkisine hedef olacağı şüphesizdir. Tasarruf yapmamız ve kemer sıkmamız gerektiğini sıkça tekrarlayan AKP hükümeti, “Halka verir talkımı, kendi yutar salkımı” Atasözünün ne kadar doğru olduğunu ispatlarcasına yeni bir örnek ekleyecektir. İtibarına büyük önem veren Saray fedakarlıkta halkın yanında olma gereğini duymuyor.  

THY envanterinde olmayan bu uçağın pilotunu yetiştirmek için birkaç ay önce ilan verildiği ortaya çıktı. Demek ki konunun birkaç ay öncesine giden bir mazisi de var. CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu görüşmelerin geçtiğimiz Ocak ayında başladığını iddia etti.

Bu tartışmadan haklı çıkmak için her türlü yolsuzluk araştırmasını yapacak olan muhalefet partileri iddialarında haklı çıkar ve uçağın para ödenerek satın alındığını ispat edebilirlerse AKP yerel seçimlerin arifesinde ve hızla değer kaybeden dolar ve diğer etkenlerle ortaya çıkan ekonomik krizin ortasında kapanması zor bir yara almış olur. Halk arasında söylendiği gibi “Bedava peynir fare kapanında olur.” sözü de muhalif kesimin iddiasına arka çıkıyor. 500 milyon dolar değer taşıyan bir uçağın hediye olarak verileceğini düşünmek insan aklının peşinen ret edeceği bir anormallik görünümü sergiliyor.

Sayısız Saraylar, Uçan Saraylar ve özel arabalar… Lüks, şatafat, israf, uçan dolarla ülkenin ödenemeyen dış borçları…

Ekonomik yıkıntı… 

Saygılarımla

Erol Başarık  (Ekonomist)   Reform 2000 Party’si Genel Başkanı – İngiltere

 

KUŞADASI’NA EĞİTİMCİ BAŞKAN ADAYI

          Kuşadası’na Eğitimci Belediye Başkan Adayı

 

Kuşadaası cennetine bir iyi haber. Eğitimci Yılmaz Özdemir CHP den Belediye Başkan Aday adayı. Uzun yıllar Türkiye’de fizik ve matematik öğretmenliği yapan Özdemir Kuşadasına başkan olması durumunda Ege’nin cennetini bir uluslararası eğitim merkezi haline getirme uğraşı içinde.

Londra’da görüştüğümüz Yılmaz Özdemir, İngiltere’de  2005 yıllından sonra Türk ve İngiliz okullarında uzun yıllar öğretmenlik yaptı. ODTÜ Mezunu olan Özdemir İngiltere’deki eğitimcilik deneyimini Belediye Başkanlığına Aday Adayı olduğu Kuşadasında kurmayı planladığı  Uluslararası Eğitim Merkezi’ne taşımanın planlarını yapıyor.

İngiltere’de öğretmenlik yanında Türk kitle örgütlenmelerinde yöneticilik yapan Özdemir aynı zamanda İngiltere’nin ana muhalefet partisi İşçi Partisi’ninde aktif bir üyesi. Londra ve İngiltere’nin çeşitli Belediye ve Eğitim örgütleri ile yakın ilişkileri bulunan Yılmaz Özdemir’in Kuşadası için en önde gelen projesi Kuşadası Belediyesi öncülüğünde gerçekleştireceği İngilizce Eğitimi veren ve uluslararası öğrenci kabul edecek bir dev eğitim kuruluşu çalışması. Türkiye dışında komşu Yunanistan,Bulgaristan,Rusya gibi ülkelerden gelecek öğrencilere İngiltere’den çok daha ucuz fiyatlarla ve İngiliz Öğretmenler aracılığıyla dil eğitimi vermeyi amaçlayan Özdemir, bu proje ile Kuşadasının çok önemli bir kültür atılımı yapacağını düşünüyor.

1974 Doğumlu Yılmaz Özdemir’in Kuşadası için bir başka projesi de Davutlar köyü çevresinde çıkan termal su kaynaklarını büyük bir sağlık tesisi biçiminde değerlendirmek.

ODTÜ Mezunu Özdemir öğrencilik yılları sırasında 12 Eylül darbesi öncesinde Mamak Askeri Cezaevinde yatmış ve daha sonra öğretmen olarak atanması engellenmiş çağdaş ve devrimci bir kişilik. Kuşadası için düşünceleri doğal olarak bu doğrultuda. Kuşadası Atatürkçü Düşünce Derneği 2. Başkanı olan Özdemir,yerel yönetimler alanında çağdaş Türkiye’nin önde gelen liderlerinden bir olmaya aday.

Londra’da görüşüp kutladığımız Yılmaz Özdemir, sorularımızı cevaplarken, genel olarak ülke yönetiminde olduğu gibi yerel yönetimlerde de en önemli sorunlardan birinin yolsuzluklar olduğuna işaret etti. Bu alanda yerel idarede öz denetimin sağlanması ve Kuşadası gibi çok yüksek rantın olduğu bir yerde yolsuzlukla mücadele için yeni tedbirler getirileceğine dikkat çekti. İngiltere’de bu alanda yürütülen mücadeleden edindiği deneyimleri de Kuşadası ve Türk Yerel Yönetimciliğine aktaracağını belirten Yılmaz  Özdemir Türkiye’nin elit ve aydınlık yüzünün bir temsilcisi.

Haydi Kuşadası.

 

Mahir Tan         LondraPosta-Londra

  

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; SOÇİ VE İDLİP TAARUZUNA DOĞRU

                                         SOÇİ VE İDLİB TAARRUZUNA DOĞRU
Rusya ve İran desteğinde Esad rejiminin, Suriye’deki isyancıların ve radikal terörist grupların hakimiyetindeki  son bölge olan İdlib Eyaletine karşı taarruzu yakında gerçekleşecektir.
Suriye Arap Ordusu günlerdir İdlib sınırına yayılıyor, hazırlayıcı hava saldırıları ve bombardıman başlamıştır.
Yerel isyancı vekillerini ve Suriye’deki uzun vadeli stratejik çıkarlarını korumak isteyen  Türkiye ve çeşitli uluslararası aktörlerin bu taarruzu caydırması beklenmiyor.
Hem Rusya hem İran, özellikle Türkiye ve diğer aktörlerden gelen uyarılara kayıtsız kalıyor…
 
*
Türkiye ve Rusya arasında İdlib ile ilgili ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor.
Eski  El Nusracı’ların başını çektiği Heyet Tahrir el Şam’ın (HTS) kontrolünde olan İdlib, Astana süreci kapsamında gerilimi azaltma bölgesi ilan edilmişti.
Bu anlaşma kapsamında İdlib’de Türkiye’nin görev yaptığı 12, Rusya’nın 6, İran’ın 3 gözlem noktası bulunuyor.
 
*
7 Eylül’de Tahran görüşmesinin ardından Rusya Devlet Başkanı V.Putin,
Ülkenin topraklarının tamamında kontrol sağlamanın Suriye hükümetinin meşru hakkı olduğunu vurgulamıştı.
Ancak Putin, İdlib’deki sivil nüfusa dikkat çekip bunun da operasyonda hesaba katılması gerektiğini söylemişti…
 
*
Bu noktada Türkiye,  İdlib’te  ateşkes ardından Suriye’den Rusya, İran, Türkiye ve ABD’nin çekilmesi ardından siyasi bir çözüm,
Rusya ise sivillerin İdlib’ten ayrılması için bölgede insani koridorların oluşturulmasını istiyor.
17 Eylül Pazartesi günü Soçi’de Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı V.Putin bu konularda görüşmek üzere bir araya geldiler…
 
*
Soçi’ de Devlet Başkanı Putin ile Erdoğan görüşmesinin ardından alınan kararlar şu perspektifte ilerleyecektir:
 
*
İdlib’te isyancılar iki koalisyon halindedir.
Biri El Kaide üyeleri tarafından yönetilen Hayat Tahrir el-Şam (HTS),
Diğeri Türkiye’nin vekil gücü olan Jabhat el-Wataniya el-Tahrir – Ulusal Kurtuluş Cephesi (JWT). 
JWT’nin 11 fraksiyonundan ikisi  Özgür Suriye Ordusu ve Ahrar El Şam örgütüdür.
Türkiye vekil güçlerini canlandırmak, HTS’yi zayıflatmak için Mayıs ayında ikinci bir koalisyon daha oluşturmuştur.
 
*
Şimdi V.Putin, İdlib taarruzunun Kasım başında yapılmasını öngörüyor.
Bunun için Erdoğan’dan, 15 Ekim’e kadar  Türkiye yanlısı isyancı vekil güç JWT’ yi  güneyden çekmesini ve İdlib merkezinde silahsızlandırılmış bir bölgenin kurulmasını  istiyor.
Böylece Putin, İdlib’in kurtarılmasında Rusya-İran-Suriye taarruzunun  yolu önündeki olası direnişi kaldırmayı,
Ayrıca  Halep’ ve  Lazkiye’nin güneydoğusundaki Rus Hmeymim Hava Üssü’nü militanların drone saldırılarına karşı korumayı planlıyor.
 
*
Erdoğan ise hâlâ ABD’nin İdlib’te  hayat kurtaran bir gecikmeye yol açmasını ve Ruslarla  ilgili olası bir çöküşü umuyor!
Bu sayede Türkiye, Suriye’nin kuzey sınırlarındaki askeri ayaklarını sağlamlaştırabilecek,
Ardından HTS’yi ABD çıkarlarına hizmet eden ve özerklik isteyen Suriye Kürtlerinin  üzerinde bir tehdit olarak kullanabilecektir.
 
*
Başkan Trump’ın İran’ın petrol satışlarına yönelik yaptırımları da 4 Kasım’da yürürlüğe giriyor…
Türkiye, İran’dan yıllık petrol tüketiminin yarısını satın  alıyor ve ABD’nin yaptırımlarına karşı İran petrolünü almaya devam edeceğini açıklamıştır.
Bu gelecek birkaç ay içinde Washington ile Ankara arasında büyük bir düşüş yaşanacağı anlamına geliyor.
Halbuki Erdoğan İdlib’ e yapılacak üç taraflı bir kara saldırısıyla Moskova’ya yaklaşabilir ki; Putin’in Erdoğan  görüşmesindeki en büyük kozu da bu olmuş gibidir! 
 
*
Türkiye yakın zamana kadar  İdlib’te başlıca stratejik noktaları ve sınır kontrollerini yapan HTS’ nin üstlendiği görevden memnun ve onlar üzerinde  etkindi.
Ancak Şubat’ta  HTS ve Türkiye’nin vekil gücleri arasında çatışma çıktı. 
Mayıs’ta yapılan ateşkes ardından İdlib bölgesi bölündü.
Bugün El Kaideci HTS  kuzey İdlib’in çoğunu kontrol ediyor,
Güney ve Halep’in batı çevresi Türkiye’nin vekil güçlerine kurduğu JWT  kontrolünde bulunuyor.  
Bu bölünme yüzünden Türkiye, İdlib’teki kendi gözlem noktalarındaki  askerlerine lojistik destekte bulunmak için HTS ile görüşmek zorunda kalıyor!
Bu nedenle, Rusya ve Suriye’nin taarruzunu  güneyden başlatması, bu sırada Türkiye’nin desteklediği JWT’ i ilk hedef olmaması için İdlib merkezde silahsızlandırılan bölgede olmaları en mantıklı strateji olarak düşünülmüştür.  
 
*
Rusya, İran desteğinde Suriye Arap Ordusu, bütün Idlib’i geri almayı hedeflese de,
İsyancı güçlerin büyüklüğü göz önüne alındığında başlangıçta taarruzun sınırlı olacağını düşünmek gerekiyor.
Rejimin ilk hedefi, Suriye’nin kuzeybatısında Türkiye sınırının 20 km. güneyindeki Cisr eş Şuğur ilçesini almak, böylece isyancılar tarafından düzenli olarak hedef alınan Hmeymim’deki Rus üssü için daha iyi koruma sağlamaktır.
İkinci hedef ise  Idlib’in güney kısmının tamamını, Suriye’nin kuzeybatısında bulunan  Ma’arretü’n-Nu’man ilçesine kadar alarak, her iki fraksiyondaki isyancıları Hama’dan uzaklaştırmaktır.
Bir başka amaç da Halep’in batı çevresinden isyancıları temizlemektir.
 
*
Bu açık hedefler göz önüne alındığında, Türkiye destekli JWT isyancıları kendilerini kuşatılmış bulacak,
Belki de bir teklif ile  Afrin veya Cerabulus gibi Türkiye kontrolündeki bölgelere sığınarak teslim olacaklardır…
 
 
18.9.2018
AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

Attürkçü Düşünce Derneği; ATATÜRK ADININ KALDIRILMASI SIRADAN BİR OLAY DEĞİLDİR

ATATÜRK ADININ KALDIRILMASI SIRADAN BİR OLAY DEĞİLDİR!

 

Günümüzde “Yeni Dünya Düzeni”, “Küreselleşme”, “Globalleşme”, kavramlarının, toplumları dönüştürme amaçlı algı operasyonlarıyla birlikte kullanıldığını çok net bilmekteyiz. Nitekim, ülkemizde de, “Küreselleşme”, “Liberal Ekonomik Düzen”, adı altında kurulan “kölelik düzeni” ve yine “ileri demokrasi” adıyla gerçekte demokratik hukuk devletiyle zerre kadar ilgisi olmayan bir sistemin, yine algı operasyonlarıyla kurulduğuna, beslendiğine ve korunduğunu da şahitlik etmekteyiz.

Bu nedenle, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulumuz aşağıdaki belirtilen hususların Aziz Milletimizle bir kez daha paylaşılmasında yarar görmüştür:“Yeni Dünya Düzeni”, “Küreselleşme”, “Globalleşme”, “Liberalizm” ifadelerle toplumumuza dayatılan kavramlarla; devletimizin temel nitelikleri çökertilmiştir. Devletçilik ve Sosyal Devlet ilkeleri, işbirlikçi kesimce, “gericilik”ve “çağdışılık”şeklinde adlandırılarak geniş kitlelere bu algı kabul ettirilmeye çalışılmıştır.Oysa Devletçilik ilkesi, Atatürk İlkeleri’nin ve Düşünce Sistemi’nin en temel taşlarından biridir. Sosyal Devlet ilkesinin de temel ve vazgeçilmez unsurudur. Devletçilik ve Sosyal Devlet ilkelerinden, değişik bahanelerle ve algı operasyonlarıyla vazgeçilmesi, günümüzde uygulanan kölelik düzenine geçişe neden olmuştur. Bu bakımdan, Atatürkçüler, işçi haklarının da, çevre haklarının da, insan haklarının da temelinde Sosyal Devlet İlkesi’nin vazgeçilmezliğine inanmaktadır.Maalesef“Son Komünist-Sosyalist Devleti de yıkıyoruz. Demokrat, özgür, liberal bir sistem kuruyoruz. Yeni dünya düzenine geçiyoruz.” diyen siyasiler eliyle; demokrasiden uzaklaşılmış; işçi, emekçi, çalışan yani emeğiyle ve alın teriyle geçinen kesimler için tabiri caizse resmen bir kölelik sistemi oluşturulmuştur.Emeği ve emekçiyi korumakla görevli sendikacılık anlayışı değişime uğramış, siyasi iktidarlardan nemalanan sendikacılık yükselen değer olmuştur.Atatürkçü, Cumhuriyetçi aydınlar; Devletçilik ve Sosyal Devlet ilkelerinden bahsettiklerinde, açıkça linç kampanyalarıyla karşı karşıya kalmıştır.Bu yönde siyasi projelerin sosyal destek bulmasında sık sık kullanılan algı operasyonlarında uyarı ve bilgilendirme görevi yapan herkes; bir dönem, “Balyoz”ve “Ergenekon” yalanlarıyla saldırıya uğramış, zindanlara atılmış, suçlu ilan edilmişlerdir.“Balyoz”ve “Ergenekon” sürecinde sözde aydın geçinen işbirlikçi kesimler “vesayetten kurtulma”, “daha fazla özgürlük”, “daha fazla demokrasi” algılarını yayarak bu operasyonlara destek olmuşlardır.Atatürkçüler,12 Eylül 2010 referandumuna “yetmez ama evet” algısıyla toplumsal destek sağlayan sözüm ona “liberal”, “solcu” aydınların(!) katkılarını unutmamaktadır.Atatürkçü Düşünce Derneği, her zaman söylediğimiz gibi; kökleri Milli Mücadeleye, Milli Direnişe, Milli Kongrelere dayanan, şehitler vermiş bir büyük demokratik kitle örgütüdürve sorumluluğunun bilincinde, yapılan tüm algı operasyonlarının da farkındadır.Siyasi iktidarın 16 yıllık yönetim tarzına ve uygulamalarına bakıldığında; ATATÜRK adına bile tahammül edemediklerini; örneğin, TBMM başkanlığını yapan üst düzey kadroların konuşmalarında hiç bir şekilde ATATÜRK’ün adını anmadıklarını, O’nun devrim ve ilkelerine karşı tavır aldıklarını, hep birlikte yaşayarak gördük.Siyasi iktidarın; gücünü koruyabilmek için her yola başvurabildiğini, bunun içinde algı operasyonlarını da kullandığını yine çok iyi bilmekteyiz.İstanbul Atatürk Havaalanı genişletilme ve modernize edilme seçenekleri göz ardı edilerek, Cumhuriyetin ilan edildiği gün kapatılmaktadır.Bu bir siyasi projenin geldiği son noktadır. Çevre katliamı ve betonlaşma tepkilerini duymazdan, görmezden gelen yönetim; bu konuda zayıf kalan diğer bazı tepkileri de yandaş medya eliyle yürüttüğü algı operasyonlarıyla boğmuştur.3 (üç) yılı aşan inşaat sürecinde, birçok işçi sorunu olmuştur. Bu süreçte, medya kanallarının ezici çoğunluğu, orada yaşanan işçi ve çevre sorunlarına hiç bir şekilde yer vermemiş, varlık nedeni olan toplumu bilgilendirme görevini yerine getirmemiştir.ATATÜRK adının bir yerden daha silinmesine karşı, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ilk adım olarak başlattığı imza kampanyası ve toplumsal çalışmalar; YİNE BİLİNDİK, YİNE TANIDIK ALGI OPERASYONLARIYLA gölgelenmek istenmektedir. ATATÜRK adının kaldırılması sıradan ve normal bir durum değildir.Atatürkçü Düşünce Derneği, işçilerimizin insani taleplerini elbette desteklemektedir aksi bir durum düşünülemez. Üstelik havalimanında çalışan işçilerimizin medya yoluyla duyurdukları isteklerinin tümü de, işçi haklarına yönelik talepler olmayıp,“sıcak yemek, servis verilsin, ücretler zamanında ödensin, tahtakuruları önlensin”türünde asgari insani taleplerdir.İşçilerimizin bu insani taleplerini karşılamak bırakın Sosyal Devleti, asgari bir hukuk devletinde iktidarların temel görevidir. Bir iktidar ya da zihniyet, bu asgari talepleri dahi karşılayamıyorsa, bu, onların “kölelik düzeni”kurduğunu açıkça göstermektedir.Bununla birlikte; yazılı ve görsel basında bu insani taleplerin başka yönlere çekildiğini, bu taleplere yönelik mücadele dışındaki tüm toplumsal mücadelenin eksik ve yanlış olduğu şeklinde bir algının yaratılmak istendiğini ve ATATÜRK adının “bir kez daha” kaldırılmasına olağan ve sıradan bir olaymış gibi bakıldığını hayretle görmekteyiz.Atatürkçü Düşünce Derneği, toplumsal olaylara bir bütün olarak bakacak, tek seçenekli ya da tek soruna endeksli yaklaşmayacaktır. Algı operasyonlarının ve toplumu bilinçli bir şekilde yanlış yönlendirmelerin farkındayız. Bu anlayışla, mücadelemize yılmadan, bıkmadan, yorulmadan devam edeceğiz.

 

Aziz Milletimize saygıyla duyurulur.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
GENEL MERKEZ YÖNETİM KURULU

Nurullah Aydın; EĞİTİM-ÖĞRETİM

EĞİTİM-ÖĞRETİM

Her canlı başta kendini sonra yavrusunu eğitir. En iyi şekilde yaşamanın, beslenmenin, barınmanın, konumun tekniklerini öğretmeye çabalar.

Her insan akla, akılda eğitime muhtaçtır. İnsana ve eğitime yapılan yatırım geleceğe yatırımdır.

 

Her aydın; toplumdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, toplumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için akıl ve bilim öncülüğünde, vatansever, temiz yürekli, fedakar olmalıdır.

 

Okul; gençliğe, insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, şerefi ve bağımsızlığı öğretir.

Ortaöğretimde ve yükseköğretimde; Milli kimliğin oluşmasında, millet bilincinin anlaşılmasında öğretmenlerin önemli bir işlevi vardır.

 

Öğretmenler; toplumun zihin dünyasının mimarlarıdır.

Öğretmenler; ülkenin yarınlarına adanmışlığın, sevginin, fedakarlığın ve hoşgörünün birer temsilcileridir.

Öğretmenler; çağın bilgisiyle ve mesleki becerisiyle donanmış, Türk Milleti’nin istikbalinin teminatı gençleri geleceğe hazırlamak ve yetiştirmek gibi büyük bir sorumluluk taşırlar.

 

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek, her öğretmenin asli görevidir.

Eğitim sistemi; her dönem yaz boz tahtasına çevrilmiştir. Eğitimin milli niteliği aşındırılmıştır. Eğitim sistemi adeta çözümsüz bir yapıdadır.

 

Her yıl yeniden ele alınan sınav ve yönetmelikler, öğretmenleri sıkan ve bunaltan sorunlar olmuştur. Her seferinde yeniymiş diye gündeme getirilen ve uygulanan projelerle sorunları çözmek mümkün değildir.

 

Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı ‘Eğitim Kalitesi 2018′ raporuna göre; Türkiye 137 ülke arasında 99. Sırada. Ülkeler; bugün ülkemiz çocuklarının aldığı eğitimden daha nitelikli bir eğitim sunuyor.

 

Üniversiteler; özgür düşünen, bağımsız bireyler yetiştiren bir eğitim kurumudur. Çok sesliliğin var olabileceği tek özgür alan üniversitelerdir.

 

Üniversiteler; hayatın ne kadar içindedir? Bilimsel eser üretmeyen akademisyenler; her şeyi bilir iddiasında herkese akıl verir ama bunun ne kadarını kendileri gerçekleştirir?

 

Dünya genelinde, başarılı öğrenciler altın değerindedir. Hemen her ülke; vizyon sahibi gençlerin peşindedir. Bulduklarında her türlü bursu vermeye hazırlar. Ama başarı ölçütleri çok farklı olarak ezberci değil, yaratıcı ve girişimci gençler arıyorlar.

 

Etkin ve saygın üniversiteler; sadece derslere odaklı değil, sanatı ve sporu da hayatının bir parçası haline getiren öğrenciler istiyorlar. Bulduklarında da hiç kaçırmıyorlar.

 

Bilimsel eser üretmeyen unvan sahibi akademisyenler; üniversiteleri lise düzeyine düşürmüştür. Okunmayan birkaç makaleyle topluma, bilime katkısı ve etkisi olmayan öylesine yapılmış tezlerle, salla başı, eğil, al unvanı anlayışıyla doktor, doçent, profesör unvanına sahip olan birçok akademisyen, yetişen öğrencilerin gerisindedir.

 

Her yerde açılan devlet ve vakıf üniversiteleri; akademik bilimsel düzeyi düşürmüştür. Unvanlı akademisyenler ordusu, görkemli bina kampüsleri oluşmuştur. Ancak üniversiteler, akademisyenler; bilim dünyasında, ülke sorunlarına çözüm üretmede çok sınırlı yere sahiptir.

 

Üniversiteler memur zihniyetli akademisyen yerine; üreten, bilim adamı amaçlı akademisyen politikası benimsemedikçe, öğrenci de diplomalı özelliksiz insanlar olacaktır.

 

Eğitim ve öğretimde temel amaç;

Akılcı aydınlanmacı bilimsel fikir ve düşünceleri özümsemiş,

İnsan haklarına ve hukuka saygılı,

Cumhuriyetin ve demokrasinin değerlerine içtenlikle bağlı,

Milli ve kültürel değerlerle evrensel ahlaki değerleri kişiliğinin bir parçası haline getirmiş,

Vatan, millet, bayrak ve meslek sevgisiyle, ülkesine ve milletine hizmet aşkıyla dolu,

Bilimsel, fiziksel ve ruhsal anlamda donanmış gençler yetiştirmektir.

 

Karanlık çağdışı dogmaların, küresel akımların pasif takipçileri olarak değil, vatan topraklarının hamuruyla yoğurulmuş, yüksek ideallere sahip, yenilikçiliğin peşinde koşan, sadece tüketen değil, araştıran, üreten ve yeni buluşlar geliştiren gençler yetiştirilmelidir.

Değerli Öğretmenler; yüksek sorumluluk duygusuyla yürüttüğünüz özverili çalışmalarınızı, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da aynı azim, irade, özveri ve kararlılıkla sürdüreceğinize olan inancım tamdır.

Yeni eğitim öğretim yılında, başarı ve esenlikler dilerim.

 

Av. Nurullah AYDIN (Emekli akademisyen-yazar)

17 Eylül 2018-ANKARA

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; BAŞKA KAPIYA

 BAŞKA KAPIYA
ABD; 2000’lerin başında  Genişletilmiş Ortadoğu Projesini yürürlüğe koydu.
Amacı, ekonomisini küreselleştirdiği devletlerin küresel ekonomiye entegre olmayan bölgelerdeki kaynaklara erişimini sağlamaktı.
Başkan G.W. Bush, 2003’te  “Suriye’nin hesap verme sorumluluğu ve Lübnan’ın egemenliğinin yeniden tesisi” yasasını çıkardı.
Böylece Kongre’den yetki almaksızın Lübnan ve Suriye’ye savaş ilan edecekti.
 
*
2010’da Başkan B.Obama ” Arka plandan liderlik” ilkesi uyarınca Libya ve Suriye saldırısına Birleşik Krallık ve Fransa’yı memur etti.
Bu ülkeler Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ı da kendilerine ortak ettiler.
Nitekim 2011′ de Suriye’ye askeri operasyonlar başladı.
Ancak operasyonları yukarıdaki devletlere vekil olan dışarıdan getirilen 250 binden fazla militan ve İslamci Cihatçı yürüttü.
Suriye Arap Ordusundan daha iyi silah donanımı sağlamak için;
Sonuçta yarım milyon Suriye vatandaşının hayatını kaybettiği,
Kentler ve beldeler de taş üstünde taşın kalmadığı ve muazzam bir trajedinin yaşandığı alan;
Tarihin en büyük yasadışı eski eser, altın, petrol ve sair ticaret karşılığında silah kaçakçılığına sahne oldu.
 
*
ABD, müttefiklerine yaptıkları yatırımın karşılığını alacakları sözünü vermişti.
Ama Rusya’nın savaşa girmesiyle birlikte Batının zafer kazanması olanaksız hale geldi.
Dolayısıyla ABD’nin her bir müttefiki, hızla bu bölgeye ilişkin kendi stratejisine geri döndü. 
Bugün müttefiklerin savaş hedefleri, askeri olarak kolaylıkla yapabileceği konuşlanmayı gerçekleştirmeyi reddeden ABD’nin önüne geçmiştir….  
 
 *
Militan ve İslamcı cihad örgütlerinin kontrolündeki son alan  İdlib ve bölgesidir.
İdlıb’de de-eskalasyon bölge sorumluluğunu cihad örgütleriyle içli dışlı Türkiye yüklenmiştir.
Ama bölge Rus hava saldırıları tarafından desteklenen Suriye ordusunun yaklaşmasıyla karşı karşıyadır.  
Artık Washington Şam’ın kimyasal silah kullanmadan giderek bu bölgede hakim olmasını öngörüyor!
 
*
Bu durumda kuzeyde ABD güçlerinin Kürt milisleri ile işbirliği yaptığı alan ve Irak sınırına yakın bir Amerikan üssünün bulunduğu yer,
Suriye hükümetinin kontrolü dışında kalacaktır.
Başkan D. Trump, ABD’yi Suriye çatışmasından uzak tutmak istediğini ancak radikal terör örgütlerini yenmek için  bu bölgede bir birliğin yeterince kalacağını söylüyor.
 
*
Bu noktada ABD yönetimi bir süre önce kongreden izin almaksızın Suriye’de varlığını sürdürmek için bir plan hazırlamış,
Beyaz Saray bu planla ilgili Suriye’de iki temel hedefi açıklamıştır.
Buna göre; 
1- B.Esad Moskova ile müzakere edilen bazı siyasi anlaşmalar yoluyla iktidardan uzaklaştırılacak,
2-  İran, Rusya’nın yardımıyla Suriye’deki güçlerini çekmeye zorlanacaktır.
 
*
Ancak Suriye İç Savaşının bittiği ve hükümetin  kazandığı bir sonuç karşısında ABD’nin bu planı fazlaca hayalperest bulunmuştur…
Çünkü  Suriye’nin kazandığı bir ortamda ABD; Suriye, Rusya ve İran’ ı hiçbir şeye zorlayamayacaktır..
Üstelik Suriye vakası elbette insani bir trajedidir, ancak bu ABD ‘nin kendi halklarının hayatı ve zenginliklerini uzun, acımasız bir çatışmada feda etme riskine girmesinin bir nedeni  olarak sayılmıyor.
Amerikalılar Afganistan’da geçirilen 17 yılı ve Irak’taki 15 yılı affedemiyor…
ABD;  İŞİD, El Kaide üyesi El Nusra Cephesi ve diğer radikal gruplar gibi birden fazla kötü aktörle karmaşık, alçakça sürdürülen çok taraflı bir savaşta,
Sadece aktif bir katılımcı değildir ve Suriye’de artık yapabileceği çok az şey bulunuyor….
 
*
Ayrıca  savaş boyunca Suriyeli “Ilımlı isyancılar” büyük ölçüde ilgisiz ve etkisizdiler.
Asla Suriye’de iktidar olmak hırsı gösteremediler ve rutin olarak radikallerle işbirliği yaptılar.
Üstelik savaş sürecinde yaşanan sayısız insanî kriz  Esad’ın iktidarını sona erdiremedi !
Şu saatten sonra Esad’ ı düşürmek bir sonraki çatışmaya yol açacaktır. 
Şimdi ABD güçleri en ufak bir yasal otoritesi olmaksızın bu egemen ulusun topraklarının bir kısmını işgal ediyor.
Bu noktada Amerikan politikası kendi halkına Suriye’deki  rejimi yavaş yavaş iyileştirmek gibi makul bir gaz veriyor…  
 
*
Ya ABD müttefikleri?
Yahudiliğin sömürgeci ideolojisini sürdüren İsrail,
Suriye başta olmak üzere büyük komşularının etnik ya da dini ve mezhebî homojen küçük ülkeler olarak bölünmesi siyasetini uyguluyor.
Lübnan’ın Hıristiyan ve Müslümanlar olarak,
Suriye’nin Kürtler lehinde bölünmesini desteklediler.
Bu noktada ABD müttefikleriyle birlikte  Büyük Ortadoğu projesiyle bölgedeki kaynakları denetlemeye yönelmiş ama bugün Suriye’de yapacak çok işi kalmamıştır.
İsrail ise hâlâ  hiçbir komşusunun kendisine diklenecek kadar güçlü olmamasının siyasetini sürdürüyor…
 
*
Birleşik Krallık, Genişletilmiş Ortadoğu projesine, Osmanlı’ya karşı 1915 Büyük Arap İsyanı’nın  benzeri bir planla katıldı.
1915’te Araplara “Osmanlı’yı devir, yerine  Vahhabileri getir” karşılığında özgürlük vadettilerdi.
Bu kez kendi hükümetlerini devirmeleri ve yerine Müslüman Kardeşleri getirmeleri karşılığında özgürlük sözü verdiler.   
Ancak  şartlar değişmiştir, üstelik Genişletilmiş Ortadoğu projesi bir Arap Baharı planını öngörüyordu…
 
*
Fransızlar ise Uluslar Cemiyeti’nden aldıkları Suriye üzerindeki mandayı yeniden kurmayı öngörüyor,
Bunun için Araplarla Kürtlerin etnik ayrılığından medet umuyorlardı.
Bu yüzden Suriye’de Araplara ait topraklar üzerinde Kürdistan’ın kuruluşunu desteklediler…
 
*
R.Tayyip Erdoğan Türkiye’si ise Büyük Ortadoğu projesine, hem de  Eşbaşkan olarak;
1- Kuzey Irak Kürt Yönetimi sahasında ekonomik ilişkilerden örgütlediği İslami sermaye ve Kürtlerin Türkiye’nin ekonomik ve siyasi kontaklarına bağlılılığından yararlanarak bağımsız Kürt Devletini pasifize edebileceği düşüncesi,
2- İslam Birliği başlığında bir Sünni koridor üzerinde “bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak-ı Millî topraklarını da kazanırız” hayaliyle en önde katıldı.
 
*
Erdoğan Türkiye’si, 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olan Misak-ı Milliyi esas aldı.
Halbuki bu metin, I.Dünya Savaşı’nı sona erdirecek barış anlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içeriyordu.
Nitekim son Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti  daha sonra yaptığı anlaşmalarla Misak-ı Millî’yi  sınırladı.
“Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesine bağlı Türkiye Cumhuriyeti, Misak-ı Millî’yi 1938 yılına kadar gerçekleşen anlaşmaların sınırı içinde ülke birliğinin temeli yaptı..
 
*
Bu yüzden Türkiye, diğer müttefiklerle, Suriye’nin kuzeyine özerklik öngörmeyip ilhak etmek istediği için İsrail ile,
Yeni Osmanlı Halifeliğini kurmak istediği için Birleşik Krallık ile, 
Suriye’de bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına karşı çıktığı için Fransa ile,
Genişletilmiş Ortadoğu’nun sınırları  kanın ve inancın doğal bağlarını yansıtacak şekilde değişmezse  sıranın kendilerine geleceğini artık gizlemeyen ABD ile çatışma halindedir.
 
*
Bugün Suriye devleti daha güçlü ve ayaktadır.
Suriye, Rusya, İran ve Hizbullah muzafferdirler.
Azmettiriciler ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Türkiye değil ama isyancılar ve radikaller  ağır bir bozguna uğramışlardır.
Hepsi birlikte artık başka hedeflere varmaları gerekiyor!
 
*
Ama İstanbul’da  4’lü Suriye toplantısının ardından konuşan Saray Sözcüsü İ. Kalın hâlâ,
“Herkesin ortak kanaati çözümün siyasi olması gerektiği yönündedir. Cenevre süreci ve Astana süreci desteklenecek. İdlib’in bombalanması kabul edilemez” diyor…  
 
*
Hiçbir kalın kafaya bomba düşsün istemeyiz.
 
16. 9. 2018
AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ

YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Recep Tayyip Erdoğan, kendini Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanlığına atadı.
Başkan vekilliğine de damadı Hazine ve Maliye Bakanı B. Albayrak’ı getirdi.
Ne yapmak istedi?
 
*
Müslüman Kardeşler örgütünün, “Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler;
Kendi sorunlarını ancak devrimci İslami diriliş yani şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak,
Ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturarak  çözeceklerdir” felsefesi ve öğretisi,
Erdoğan rejiminin, retoriğini ve yaklaşımlarını belirliyor…
 
*
Rejimin hedef kitlesi  toplumun en alt tabanında kalanlardır.  
Bütün uygulamalarında bu kitleleri;
“Batı tip düzenin gayri İslami bir istibdat düzeni olduğu, Müslüman halkları her  türlü zulme maruz bıraktıkları” fikrinde yetiştiriyorlar. 
İslami Cihad’ı da bu ateş körüklüyor.
 
*
Özellikle 1980’den beri kitlelerinde eğitim ve sağlık açısından kalite oluşturmayla  insan sermayesi yatırımı,
Kişiler arası ilişkilerin, güvenin, duyarlılıkların sağlanması ve hedefe yönelişle  sosyal sermaye yatırımı yaptılar.
Kendilerine has bilgi ve iletişimlerinde ortaklaştılar.  
İslamcı ekonomik büyüme için gerekli bu yatırımlara akademisyenler, politikacılar ve piyasa aktörlerini katarak büyüdüler.
Zamanla Laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin merkezi, yerel ve özerk  tüm idarelerinde, Yargı’da, Üniversitelerde, İstihbarat ve Emniyet’te,  TSK’da, sivil toplum kuruluşlarında yerleştiler, paramiliter güçleriyle  korundular…
 
*
Bugün devletin bizzat sahibidirler.
Kurdukları devlet bu aşamaya gelinceye kadar her noktada  Türkiye’yi Batı’ya, Batı’yı Türkiye’ye vurdurdular.
Batılı tüm değerleri ucuzlattılar…
Türkiye görülmemiş biçimde bölünme aşamasına girdi.
Artık Türkiye  Erdoğan’ ın totaliter güce kavuşması ile birlikte bir zamanlar izinden gittiği Batılı örneklere hızla veda ediyor.
Demokrasi , Hukukun Üstünlüğü, Kalitesiz Eğitim ve İnsan Hakları gibi temel sorunlar  yaşanıyor.
“Komuta ekonomisi” yöntemiyle  sıcak paraya, krediye, tüketime, ithalata dayalı büyüme modelini sürdürüyor. 
Şimdi Erdoğan açıkça İslamcılığın şampiyonu olmak için Liberal Uluslararası Düzen’de kendini yeniden icat etmeye çalışıyor…
 
*
Bu güce varmak için iktidar olduğu ilk günden bu yana İslamcı sermayeyi parlattı.
Marmara sermayesinin yüksek borç yüküne ve dolarizasyon ile ekonomilerini daha fazla yürütmelerine göz yumdu.  
Nasılsa dış finansmana  bağımlı ekonomik yapı çökme riski taşıyacak ve borç verenler emir vermeye başlayacaktı.
Üstelik 2013’te FED Başkanı Bernanke, dövizin bolluğunun biteceğini ilan etmişti.
Şimdi Türkiye’deki bu şirketlerin dövizli borç stoku  yaklaşık 300 milyar dolardır…
Ayrıca Türkiye, Cari açık: Dış finansman ihtiyacı : Riskleri yüksek olan ekonomiden döviz çıkışı olması: Liradaki aşırı değer kaybı: Yüksek enflasyon: İflaslar : Artan işsizlik
tehditleri ile karşı karşıyadır…
 
*
Türkiye birbirini tetikleyen  devalüasyon, enflasyon ve faiz sarmalındadır.
Şimdi Türkiye vatandaşları hızla fakirleşiyor, şirketlerin değeri düşüyor ve el değiştirmelerinin zamanı geliyor.
Nitekim uluslararası yatırımcı Marc Faber, Türkiye’nin yeni iş birlikleri konusunda seçenekleri bulunduğunu belirterek,
“Türk hisseleri ABD doları üzerinde değerlendiriliyor. Şu anda alım sınırı içerisindeler. Bir miktar  Borsa Yatırım Fonu ‘ Exchange Traded Funds” alacağım. Türk varlıklarına yatırım yapma zamanı geldi” diyor!
 
*
Bu noktada Türkiye’de iki soru soruluyor.
1-  Yerli ya da yabancıya servet transferi sürecine mi giriliyor,
2-  Yoksa Erdoğan, İslamcı sermayesiyle yapacağı servet transferiyle totaliter gücünü daha güçlendirmeye mi koşuyor ? 
 
*
Parayı bankalar eskisine oranla daha yüksek faiz ödeyerek getirse ve mevduatı da yüksek faizle koruyabilse;
Öncesine oranla daha yüksek faizle bulabildikleri döviz borcunu ve döviz mevduatını reel sektöre ve hanehalkına kredi olarak ya da Hazine’ye borç vererek dağıtırken,
Vereceği borç döviz olacaksa kur riskini alana ödetecek, vereceği TL olacaksa kur riskini krediyi pahalılaştırarak sağlayabilecektir.
Bu durumda reel sektörün şirket yatırımları, işletme ve ihracaat, hanehalkının ise tüketim ve konut için pahalı kredi alması zorlaşacaktır.
Türkiye’nin döviz talebini reel sektörün karşılaması durumu  için  ekonomide canlılık  yani kamunun ve hanehalkı gelirlerinin ve harcamalarının artması gerekiyor. 
Öyleyse çaresiz Türkiye’nin döviz bulması bir kamu meselesidir!
 
*
Nitekim Erdoğan Türk lirasının değeri düşerken, liranın kredi faizlerini yüksek tutarak likiditeyi sınırlamış,
Şirketlerin Türk lirasıyla kredi alıp, açık döviz pozisyonlarını kapatmalarını engellemiştir.
Zaten Bankacılık  sektörü de  bu kadar yüklü krediyi  verecek durumda değildir.
Nitekim enflasyon artar ve satışlar düşerken, şirketler nakit krizine girmeye başlamışlardır.
 
*
Bir vakitten sonra şirketlerin işçi çıkartmak,
Yetmeyince varlıklarını satmaktan başka çareleri kalmayacak ve varlıklar çok ucuza elden çıkarılacaktır.
O sırada  Bankalar sıkışacak ve aldıkları  kredileri ödeme yükümlülüklerini yerine getiremezken, 
Yavaş yavaş iştiraklerini, hisse senetlerini, alacaklarını ve tüm varlıklarını elden çıkarmanın yoluna bakacaklardır.
 
*
Sıra Merkez Bankası ve Hazine’den destek istemeye gelince;
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF), banka yönetimlerine kayyum atayacak,  
Kayyum ise bankaların sahip olduğu tüm varlıkları İslami sermayeye satacaktır…
 
*
Erdoğan rejimi  Türkiye Hazinesinin borçlanma zorluğunu aşacak başka formüllere de sahiptir!
Bu noktada Erdoğan rejiminin, İslami finansman varlıklarının kullanımını yaygınlaştırılmasına hiç şaşırmamalıdır! 
 
*
İslamcı Türkiye inşa planı doğrultusunda  “Kontrollü 15 Temmuz 2016 Darbesi’nden ” sonra,
Erdoğan, ülke çapında yapılan derin operasyonların bir parçası olarak 19 Ağustos’ta, Başbakanlığa bağlı bir “Varlık Fonu” oluşturmuştur.
Fon; BOTAŞ, TPAO, THY, PTT, ÇAYKUR, HALKBANK, ETİ MADEN, Savunma Sanayi Fonu ve Ziraat Bankasını ve daha birçok işletmeyi kapsıyor.
Hiç bir sınır ve denetim tanımıyor, özel bir  hukuku vardır, sonsuz yetkili ve sıfır sorumluluktadır…
 
*
Türkiye Varlık Fonu, ilk iş olarak bütçe fazlası veren, refah seviyesi yüksek ülkelerin kurduğu varlık fonlarının oluşturduğu Uluslararası Varlık Fonları Forumu’na (IFSWF) üye olmuştur. 
IFSWF bünyesinde ABD, Rusya, Çin, Katar, Singapur, Kanada, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Malezya gibi 28 ülkeye ait 30 ayrı varlık fonu barındırıyor.
 
*
Ne ki, Türkiye Varlık Fonu; IFSWF çatısı altındaki varlık fonlarına benzemiyor. 
O fonlar bütçe fazlası veren ülkelere aittir; altın ve petrol gibi doğal kaynakların gelirlerini ya da Bireysel Emeklilik, İşsizlik vb. fonların paralarını kaynak olarak kullanıyor.
Bu farklılık Türkiye Varlık Fonu’nun, Kamu Finansmanı ve Borç Yönetimi Yasası’nda yapılan bir değişiklikle Hazine garantisi olmadan;
Elindeki işletmelerin hisselerini rehin vererek dışarıdan borçlanabilmenin yolunu açıyor…
 
*
Böylece “İslâmî finansta faizle borçlanmak zaruret hali dışında meşru değildir” esası bypass ediliyor.
Bu sebeple devletlerin ve İslâmî hassasiyet taşıyan büyük kuruluşların ticârî işlemler yoluyla nakit temin etmeleri ve faizsiz gelir elde etmek isteyenlere de bir yatırım aracı sunmak amacıyla “sukuk ihracı”nın yolu açılıyor.
 
*
Rehin vererek borçlanma sisteminin esasını Hz.Muhammed’in,
“Rehin, rehin veren sahibine tamamen kapatılmaz, geri alması hakkı engellenmez. O rehinin kazancı onun lehinedir. Zararı da onun aleyhinedir” ifadesi belirliyor.
Nitekim “Sukuk” ticari bir varlığın menkul kıymetleştirilerek sertifikalar aracılığıyla satımıdır.
Bu sertifikalardan alanlar söz konusu varlığa ellerindeki sertifikalar oranında ortaktır, dolayısıyla söz konusu varlığın geliri de onlara aittir.
Türkiye Varlık Fonuyla birlikte ülke ekonomisinde “Tek Hazine ” ilkesi kalmamıştır.
Şimdi Türkiye Varlık Fonu ikinci bir kamu otoritesi olarak IFSWF’de İslam ülkelerinden borçlanmaya hazırlanıyor…
 
*
Artık o saatte; Türkiye’de bankaların ya da bütün sermayenin sahibi İslamcı sermayedir. 
Türkiye İslam Cumhuriyeti kurulmuş, Erdoğan Halife olmuş,
Ben de kahrımdan çatlamışımdır…
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!
 
14.9. 2018
 AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

Türker Ertürk; MUHARREM ORUCU

Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin buyurduğu gibi ”Nefsini Bilmeye Vesiledir Muharrem Orucu”. Günümüzde ülkemizi yönetenlerin yedikleri yetim hakkını, talan ettikleri kamu kaynaklarını gördükçe, bölgemizde, ülkemizde dökülen kan, göz yaşındaki rollerine şahit oldukça, insanın kendi iç benliğine yönelmesi, yanlışlarını-doğrularını, eksilerini-artılarını hesaplaması ve bütün bunların sonucunda daha iyiye, doğruya, güzele yönelmesine vesile olan Muharrem orucunun önemi, verdiği ilahi mesaj daha iyi anlaşılmaktadır.

Ehlibeyt dostlarının Muharrem orucuna verdikleri öneme duyduğum saygıyı bir sefer daha belirterek, her faninin nefsini bilmesine vesile olmasını dilerim.
TÜRKER ERTÜRK