Erol Başarık; Güçlendirilmiş Parlamento Sistemi

GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLAMENTO SİSTEMİ

23/08/2019

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin fiilen başladığı 20 Temmuz 2016 yılından bu yana mevcut AKP yönetiminin Türkiye’ye verdiği zarar üçe katlandı. Şimdiki AKP politikaları Türkiye’yi nereye sürüklüyor? Atanmış beceriksiz Bakanlar, işlevsiz TBMM, Suriye konusunda Esad’la anlaşmaya inatla yanaşmama, Kayyum atamaları, orman yangınları, Atatürk Orman Çiftliğine sonu gelmeyen saldırılar, Tank Palet fabrikası ve devam eden özelleştirmelerle satılan Türkiye, hukuk dışı keyfi idare, bozuk ekonomi, bozuk eğitim sistemi, işsizlik, velhasıl akla gelen her şeyi düzeltmek gerekiyor. Şüphesiz eski Parlamenter sistem mumla aranır oldu.

Bir zamandır başta CHP olmak üzere İYİ Parti’nin de benimsediği ve en üst yetkililerin ağzından duyduğumuz Güçlendirilmiş Parlamentoya sahip olma arzusu bir çok yazarlar veya televizyon programlarında yer alanlar tarafından da dile getiriliyor. Peki Güçlendirilmiş Parlamento Sisteminden neyi anlıyoruz? Parlamentoyu nasıl güçlendireceğiz? Bu henüz tartışmaya açılmış değil, ne anlaşıldığını anlatan yok. Ben 2011 yılında bu konuyu ele almış ve güçlü bir Parlamentonun nasıl olabileceğini yazmıştım. Olduğu gibi uygulanacak güzel bir model yazdığımı düşünüyorum. Bu konuda katkıda bulunabilecek başka arkadaşların da ortaya çıkmasını, dünyanın en ileri demokrasisine sahip olacağımız sistemin en kısa zamanda Türkiye’mize kazandırılmış olmasını diliyorum. Bu sistem, şimdiki lider sultasını tarihe gömecek ve yerini ortak aklın yüksek ferasetine bırakacaktır. Yeni siyasi partilerin ortaya çıkacağı kesin gözüyle bakılan bu günlerde bunların politikalarını belirlerken Parlamentoyu nasıl güçlendireceklerini, lider sultasının nasıl önüne geçeceklerini izah etmeleri başarılarının en önemli mihenk taşı olacaktır.  Güçlendirilmiş Parlamento Modeli’mi aşağıda sunuyorum.

 

 GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLAMENTO MODELİ

20/12/2011

Ben burada “Yeni Demokrasi Modeli” adıyla Mısır’a ve diğer Müslüman ülkelerine sunduğum bir projenin benzerini  Türkiye’de uygulanmak üzere aşağıya aldım. Bu model hükümet istikrarını sağlayacağı gibi, bir nevi seçim barajının yerini alarak da “Klasik Demokrasi’nin” anti demokratik zararlarını ortadan kaldıracaktır. Bu model bir kısım milletvekillerinin siyasi parti yoluyla değilde, halk içinden doğrudan seçilmelerini sağlayarak Atatürk’ün “Şahsi iradeye/idareye karşıyım.” ve ‘Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir’ sözlerinin pekişmesine de yardımcı olacaktır.  Egemenlik asla bir kişinin inhisarında olmamalıdır. Demokrasiyi askeri olduğu kadar siyasi partilerin vesayetinden de korumak gerekir.

Eğer bir millet cahil bırakılmış, çağın gerisinde kalmışsa veya bir başka ülkenin esaretine boynunu uzatmışsa  o ülkenin kapıları faşizme, diktatörlüğe ve hukuksuzluğa ardına kadar açıktır. İki meclisi bir çatı altında barındıran Aktif  Demokrasi Birliği yıkıcılıkları önleyici rol oynar. Meclisin ilk önce kazanması gereken iki unsur:

1- Saygı    

 2- Güven olmalıdır.

Siyasi Partiler Demokrasinin vazgeçilmez örgütleri olmakla beraber Demokrasiyi en çok zedeleyen kuruluşlar olduğunun da altını çizmek hatalı olmayacaktır. Elinde kuvvet bulunduran kişi veya grupların iyi niyetle hareket ettiğini görmekte zorluk çektiğimizi üzüntüyle görmekteyiz. Özellikle Müslüman ülkelerde lider sultasının açıkça etkili olduğunu, iktidarı ele geçiren partiler sadece demokrasiyi değil, hukuku da ezmektedir. Bu ülkelerde Parlamentonun kendini, dolayısıyla ülkeyi diktaya götüren lidere karşı koruma refleksi zayıf kalmaktadır.

Liderlere ve siyaset adamlarına meydanı boş bıraktıran, keyfi davranışlara iten büyük yetkilerini azaltmak şüphesiz demokrasinin gücünü arttırır. Liderlerin büyük yetkileri ülke çıkarları yerine şahsi ideolojilerinin gerçekleşmesi yönünde kullandıklarına, Anayasayı ve hukuku ayaklar altına aldıklarına sıklıkla şahit oluyoruz. Günümüzdeki demokrasinin pratikte işleyişini gözden geçirmenin zamanı çoktan geçmiştir.

Klasik Parlamenter sistemde gözlemlenen odur ki Başbakanın hükümet üyeleri yani bakanlar ve Meclisteki iktidar milletvekilleri üzerinde mutlak bir hakimiyeti vardır. Lider sultası açıktır. Bu durum daha az sayıdaki muhalefetin denetim mekanizmasını etkili çalıştırmasını ve iktidar partisinin kanun dışı yollara sapmasını engellemekte aciz bırakıyor. Böylece iktidarın adeta bir ‘saadet zinciri’ni kurması kolay oluyor. Aşağıda  bu saadet zincirini kıran, ezber bozan bir model sunuyorum.. Gerçek demokrasi ‘güçlü lider, işlevsiz meclisle’ değil, ‘Güçlü Lider, Güçlü Parlamento’ ile gerçekleşir. Dürüst olmayan liderin bu modelde ayakta kalma şansı yoktur.  

Milli menfaatlerimizi savunacak bir hükümete kavuşmayı hedef almalıyız. Küresel güçlerin talimatıyla siyasete ve ekonomiye yön vermektense, kendi iç dinamiklerimizle çizeceğimiz yol haritasını takip etmeliyiz. Atatürk’ün dediği gibi ‘’Hangi ülke vardır ki yabancıların talimatıyla yükselmiştir.’’

Günümüz Türkiye’sinin adeta kurularak çalışırcasına yaşlanmış, lider sultasına boyun eğmiş, dış güçler tarafından yönlendirilen demokrasisinin yerini alacak, yukarıda önerdiğim Halk Meclisininde yer alacağı yeni ve fakat gerçekten ileri, (SÜPER) Demokrasi Modelini bütün dünyaya da iftiharla sunabiliriz.

MODELİN İZAHI

Meclisin üçte iki milletvekili normal seçimle belirlenirken, üçte biride milletin aslını temsilen çeşitli mesleklerden ismini yazdırmış bağımsız adaylar arasında yapılacak önseçim sonucu “Halk Meclisi” adıyla meclisteki yerlerini alacaktır. Örneğin meclis sayısı 600 ise, bunların 200’ü Halk Meclisi’ni oluşturacaktır. Bunların görev süreleri, hakları ve maaşları diğer milletvekilleriyle aynı olacak ve fakat 4 yıl yerine sadece iki yıl olacaktır. Bunların lider sultasından uzak gerçek demokrasinin temsilcileri olarak, bireysel fikirlerle hükümetten değil, halktan yana tavır alacakları şüphesizdir. Başarılı görülen 200 Halk Meclisi üyesi, yıl sonunda biten göreve devam etmek isterse ismini tekrar listeye koyabilir. Bütün adayların yüz kızartıcı bir hükümden mahkumiyetinin olmaması gerekir. Seçilen adayların Türkiye’de hiçbir partiye kayıtlı olmaması, varsa kaydını en az bir yıl önceden sildirmiş olması gerekir. İngiltere’de demokrasi ilk başladığında partiler yoktu. Bağımsız seçilen adaylar seçilip meclise girdikten sonra partileşme olurdu.

Detayları aşağıda anlatıyorum:

1- Bu listede yurt dışında 10 yıldan fazla bir süre yaşayan, üniversite mezunu ve bulunduğu ülkenin lisanını çok iyi konuşabilen adaylar olacaktır. Bunlar 200 kişilik Halk Meclisi’nin 30 üyesini teşkil eder.

2- Değişik Mesleklerden: Her kesimdan 10 üye olmak üzere 170 kişi daha seçilecektir. Örneğin Hukukçular, Profesörler, Doktorlar, Öğretmenler, Mimarlar, Dizaynırlar, Medya mensupları, İşçi Sendikaları, Endüstride çalışanlar, Esnaf, Çiftçi, Sanatkarlar, Emekli Subaylar ve Diğer Emekliler. Adaylar bağlı oldukları sendikalarca veya kendi meslek kuruluşları tarafindan belirlenir. Yeni Süper Demokrasi projesinde iki Meclis bir arada, halk adına meclise göz kulak olan Halk Meclisi üyeleri ile çalışma içinde olacaktır.  İngiltere ve Amerika’daki mahkemelerde juri heyetini oluşturmak üzere halk arasından seçilerek göreve getirilen heyete benzetebiliriz.

Bu modelin tartışılmaz avantajları vardır:

  1. Yürürlükteki anayasanın uygulamadaki bütün zaaflarını ortadan kaldıracaktır.
  2. Siyasi istikrarı sağlayacağından seçim barajına gerek kalmayacaktır. Lider sultasına son verecektir.
  3. TBMM’sinden dışgüçlerin baskısını kaldıracaktır. Demokrasi, özgürlük ve bağımsızlığın sigortası olur.
  4. Antidemokratik kanun çıkarılması önlenecektir. KHK’lerin çıkarılması önlenmiş olur.
  5. Denetim mekanizması etkili çalışacağından muhalefetin soru önergesi, gensoru, genel görüşme, meclis araştırması, meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanmasının reddi önlenmiş olacaktır.
  6. Önseçim Kanunu çıkarılır. Milletvekili dokunulmazlığı kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırlır.
  7. İktidar partisinin muhalefet üzerinde baskı kurmasını, faşizme yönelmesini ortadan kaldıracaktır.
  8. Parlamento sistemini güçlendireceğinden Meclisin gereksiz konularla vakit kaybı önlenecektir.
  9. Meclis çalışan, üreten, halkın beklentileri olan kanunların hızla çıkarıldığı dinamik hüviyetiyle, olması gereken en yüksek saygıyı hakkıyla kazanacaktır. Meclis, çeşitli katmanlarından gelen halkın kontrolu altında daha üretici ve daha verimli çalışacaktır.
  10. Super Demokrasi veya Güçlendirilmiş Parlamento diye adlandırdığım yeni model her türlü darbenin esas nedeni olan hükümetlerin verdiği sebepleri ortadan kaldıracağından darbe konusunu bir daha açılmamak üzere tarihe gömecektir.

BELEDİYE MECLİSLERİ

Yeni Demokrasi Modeli bir ülkenin parlamentosuna uygulanabileceği gibi aynı model başarıyla Belediye Meclislerinin yapılanmasında da şüphesiz büyük yararlar sağlar. Hemen bütün ülkelerin belediyelerinde görülen yolsuzlukların azalmasını sağlayacaktır. Partili meclis üyeleri yerine, şehircilik uzmanı olabilecek mimar ve mühendislerin veya toplanan vergilerin yerinde harcandığını kollayan ve gözeten hesap uzmanlarının, ekonomistlerin Belediye Meclislerinde görev alması ideal olacaktır. Eğer siyasi parti temsilcileri de olsun istenirse iktidar ve muhalefet partilerinden eşit sayıda ve meclisin yarısını oluşturacak bir katılım olabilir.

Demokrasi her insanın hakkı olan bir özgürlük yöntemidir. Yeni Demokrasi Modeli sadece Müslüman dünyasına değil, Batı demokrasilerine, hatta ‘Demokrasinin Beşiği’ olarak büyük şöhreti olan İngiltere’ye dahi yarar sağlayacak güzelliktedir. Günün sonunda lider sultasının etkisini az veya çok bütün demokrasilerde görüyoruz. 

 “Süper/Dayanıklı Demokrasi/Güçlü Parlamento Modeli”, orijinal özelliğe sahip bir ilktir.

Güçlendirilmiş Parlamento siyasi istikrar  sağlayacağından Meclisin çalışmasını da rahatlatır.

Günümüz demokrasilerine dinçlik katacak bir modeldir.

 

Saygı ve sevgilerimle

Erol Başarık       (Ekonomist)

Reform 2000 Party’si Genel Başkanı – İngiltere

Ahmet Kılıçaslan Aytar; HONG KONG

HONG KONG
Hong Kong, 1898’de imzalanan kira sözleşmesiyle uzun yıllar Birleşik Krallık hakimiyetindeydi, 1997’de Çin’e devredildi.
Devir anlaşmasıyla Hong Kong, 1980’lerin başında Çin lideri Deng Xiaoping tarafından oluşturulan,
“Tek Ülke, İki Sistem” modeline uygun bir anayasa çerçevesinde Pekin ile 2047’ye kadar sürecek bir beraberliğe girdi…

*
İlkeleri uyarınca, Çin’in her bölgesi kendi hükümet sistemine, ekonomik ve finansal bağımsızlığa, yasal sisteme ve dış ticaret ilişkilerine sahip olmaya devam edebilir.
Ancak geçen yirmi yıl boyunca, bu modelin Hong Kong’da uygulanmasında büyük zorluklar yaşandı.
Çünkü Deng Xiaoping “Tek Ülke, İki Sistem” modelini  büyük ölçüde bu eski koloni için değil, Tayvan için öngörmüştü.
Tayvan, esas olarak Çin ile  müzakere ettiği herhangi bir anlaşmaya  son tarih koymazdı,
Fakat Birleşik Krallık  Hong Kong müzakerelerinde  istişare etmeden anlaşmaya bir son tarih belirlemişti!
Bu durum Pekin’de Hong Kong’un Çin topraklarına ait olduğuna dair kalıcı bir fikir oluşturdu…

*
Nisan 1984′ de taraflar verdikleri güvencelerle,
“Tek Ülke, İki Sistem” modelinde, Hong Kong’daki insanların yaşam tarzlarının korunması ve sürdürülmesi konusunda uzlaştılar,

*
3 Nisan’da, Hong Kong parlamentosuna  ülkede hüküm giyen ya da haklarında suç isnadı olan kişilerin,
Çin’e, Makao Özel İdare Bölgesi’ne ve Tayvan’a iadesini kolaylaştıran bir yasa tasarısı sunuldu.
Tasarı, politik suçları kapsam dışında tutuyordu.
Ama 7,4 milyon nüfuslu Hong Kong’da halkın büyük bölümünde, yasanın çıkması halinde,
Bunun Çin’in Hong Kong’daki siyasi muhalifleri hedef almasıyla sonuçlanacağı,
Sonuçta Çin’in yargı sistemi altında keyfi gözaltılara, adil olmayan yargı süreçlerine ve hatta işkenceye maruz kalınacağı  endişesi oluştu…

*
Bir Haziran günü Hong Kong’lar yasanın geri çekilmesi ve Hong Kong lideri Carrie Lam’ın istifası talebiyle,
Devasa huzurlu yürüyüşlerinin başlangıç noktası olan Victoria Park’ta toplanmaya başladılar.
Öğleden sonra park on binlerce insanla doluydu ve göstericiler yakın yollara taştı.
En az 1.7 milyon kişinin yani toplam nüfusun dörtte birinin yürüdüğü söylendi.
C .Lam, 2017’de demokrasi yanlısı eylemcileri eleştirdiği için Pekin’in tercihi ile Hong Kong lideri olarak atanmıştı.

*
Hong Kong’ta Eylül 2014’ün sonlarında gerçekleşen bir öğrenci grevi ,Occupy Central with Love and Peace (OCLP) -Sevgi ve Huzurlu İşgal Merkezi’nin kurulmasına yol açmıştı.
Eylemciler o yıl, 79 gün boyunca kentin bazı kilit alanlarını ele geçirdiler ve  şiddet içermeyen sivil itaatsizlikte bulundular.
Eylemler genel oy hakkı, adil ve şeffaf bir seçim sistemi ve nihayet açık bir demokratik süreç üzerine odaklanmıştı.
Polis saldırganlığına  karşı pasifist semboller, sarı şemsiyeler, koruyucu yüz maskeleri ve  gözlükler kullanıldı.
“Şemsiye Devrimi” olarak adlandırıldı .

*
Bugün de protestocular  polis saldırganlığına  karşı pasifist sembolleri, sarı şemsiyeleri, koruyucu yüz maskeleri ve  gözlükleri. kullanıyor.
Victoria Park’taki miting ve müteakip yürüyüşler, sivil insan hakları cephesi Occupy Central with Love and Peace (OCLP) tarafından,
Göstericilere yönelik polis şiddetinin artan kullanımını protesto için kullanılıyor.
İlave olarak polis şiddetine karşı bağımsız bir soruşturma isteniyor.
Protestolar “Hong Kong’u Kaos’a Sürükleyen Polisi ve Organize Suçu Durdur ” başlığıyla adlandırılmıştır.
“Organize Suç ” ile  Pekin yanlısı çetelerin protestoculara yönelik saldırıları kast ediliyor.
Hong Kong yeniden bir “Şemsiye Devrimi” yaşıyor…

*
Üstelik Hong Kong protestolarına artık işçilerde katıliyor.
Pazartesi günü yapılan genel grev, hükümete karşı sürdürülen toplu protesto hareketinde yeni bir aşamaya işaret ediyor.
Demiryolu, havaalanı, kamu hizmeti, mühendislik, inşaat, finans ve bankacılık da dahil olmak üzere çeşitli sektörlerden on binlerce işçi,
Kentin ulaştırma sistemini bozan ve kentin uluslararası havaalanındaki operasyonlarını sınırlayan protestolara katıldılar…

*
Fakat grevi sendikalar örgütlemedi, tıpkı protestolar gibi bu defa işçilerin girişimlerinin bir sonucu olarak gerçekleşti.
Kentin Yasama Konseyi’ndeki resmi Pan Demokrat muhalefetle aynı hizada olan Sendikalar Konfederasyonu (CTU) grevi sadece destekledi,
Ancak yaklaşık 200 bin sendika üyesine çağrı yapmadı.
İşçi sınıfının protestolara girmesi, altta yatan sosyal ve ekonomik itici güçlere işaret etti.

*
Hafta başında Hong Kong’daki büyük ayaklanma, Pekin’de Orwellian polis devletini idare edenlere için bir alarm oldu.
Çin’in radikal liderleri, Hong Kong’taki eylemlerin  Çin’deki diğer ayaklanmaları kışkırtabileceğinden korktular.
Çünkü onlar için Hong Kong, Şangay kadar Tayvan kadar  Çin’in bir parçasıdır…

*
Şimdi Pekin, Hong Kong’da giderek daha yakıcı olan protestoları bastırmak için,
Ya Halkın Kurtuluş Ordusu ya da Halkın Silahlı Polisi’ni konuşlandırmak suretiyle güç kullanma seçeneğinin ağırlaştığını gizlemiyor.
Nitekim 12 Ağustos’ta Çin devlet medyası, Hong Kong sınırına yakın bir konumda Shenzhen’de toplanan birliklerin görüntülerini yayınladı.
Bu aşamada gösteriler ne kadar uzun sürerse ve özellikle protestocular cesaretlendirilip daha yakıcı hale gelirse Pekin’in güç kullanmasından endişe ediliyor…

*
Hong Kong protestocuları, Çin’in ceza kampları “laogai”lerde  toplatılma riskiyle karşı karşıyadırlar.
“Laogai” Çin’de ceza işçiliği ve hapishane çiftliklerinin kullanımını ifade etmek için kullanılıyor.
Çin’in batı Laogai’sında Sincanlı çok sayıda Müslüman Uygur  yaşıyor…

*
Halkın Polisi  ya da Kurtuluş Ordusu, Çin’in demir elini empoze etmek için Hong Kong’a müdahale ederse,
Bir başka Tiananmen Meydanı kan banyosuna yol açabilir.
Çin’in Tibet ve Müslüman bölgelere uyguladığı baskı türü Hong Kong’da tekrarlanabilir.
Dünyanın hiçbir gücünün bu konuda yapabileceği kesinlikle hiçbir şey yoktur.
Batılı politikacıların herşeyi  provoke ettiği sıralarda   Çin daha sonra dikkatini muhalif Tayvan’a çevirebilir…

22.8 2019

Ahmet Kılıçaslan Aytar; YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ ŞART

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ ŞART
Astana Üçlüsü’nden Rusya Devlet Başkanı V.Putin,
1- Türkiye’nin kuzey Suriye kaynaklı güvenlik kaygılarının ancak Kürtlerle sorununu diyalogla çözmüş bir Suriye’nin egemenliğini tüm topraklarında kurmasıyla giderilebileceğini,
2- Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak üzere  Adana  Mutabakatı’yla  hukukî bir  zemin oluşturulmasını,
3- Bunun için Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyi ve Fırat’ın doğusu ile ilgili olarak ABD ile güvenli bölge pazarlığını sonlandırmasını,
4- Adana Mutabakatı hukukî mekanizması aracılığıyla Suriye ile siyasi ilişki kurmayı hedeflemesini istiyor.

*
Aksi halde,
1- Fırat’ın doğusunda olası bir karışıklıkta, Suriye’nin yerel idareler yasasını PYD’nin talepleri doğrultusunda güncelleyeceğini,
2- YPG’nin Suriye ordusuna katılacağını,
3- Savaşın yeniden başlayabileceğine dikkat çekiyor…

*
Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü M. Zaharova, V. Putin’e tercüman oluyor ve kısaca;
Türkiye’nin  Suriye topraklarında Fırat’ın doğusuna harekat düzenleyebilmesi için  Şam’ın onayını almasi gereğini vurguluyor.
“Burada egemen bir ülke söz konusu olduğu için bu, ilk ve mutlak şarttır” diyor.  

*
Astana’nın diğer üyesi İran ise Türkiye’yle ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturma konusundaki anlaşmalarını provokatif olarak nitelendiriyor..

*
İşte Suriye Ordusu ve Rus güçleri, İdlib’in güneyinde Han Şeyhun ilçesini ele geçirmiş,
M4 otobanının önemli bir kısmı Suriye’nin eline geçtiği için İdlib eyaletindeki teröristlerin Suriye’nin diğer bölgelerinden ikmal yolu tıkanmıştır.
Türkiye’nin bu bölgede Morek kasabasında bir üssü bulunuyor.

*
Dün, Türkiye’den Han Şeyhun’un 20 km. kuzeyinde  Morek’te, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kontrol ettiği Tahrir-i el Şam terör örgütüne  gönderilen,
Beş tank, iki piyade savaş aracı ve mühimmat taşıyan 29 kamyondan oluşan Türk konvoyu,
Suriye ya da Rus Hava Kuvvetlerine ait uçaklar tarafından vuruldu.
Hiç bir Türk askeri zarar görmedi, Türk  konvoyuna eşlik eden Tahrir-i el Şam’ın lideri öldürüldü.
Konvoy durdu şimdi tanklar ve mühimmat cihatçılara ulaşamayacak ve Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalacaktır.

*
Böylece Suriye Ordusu’nun rezervlerini getirmesinin,
M4 otoyolu boyunca hızla kuzeye doğru ilerleyerek,
İdlib için derin bir savaş açmasının zamanının geldiğine dikkat çekiliyor!
İdlib’ te tansiyon yükseliyor…

*
Erdoğan’ın 31 Mart Yerel Seçimleri öncesinde HDP’li belediye başkanlarını görevden aldıracağı  sinyalini vermesinden kısa süre sonra,
Dün İçişleri Bakanı’nın tek bir imzasıyla 960 bin 034 seçmenin iradesi bir anda hükümsüz sayıldı.
Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerine kayyum atandı.
AKP iktidarı bu zorbalığı “hukuk ve vicdana uygun” diyerek savundu.
 
*
Peki ama bunlar ne anlama geliyor?

*
11 Eylül 2001’de El Kaide  Dünya Ticaret Merkezi’ne  saldırdı.
Dünya giderek ABD’nin hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine,
Karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışının ışığında dönmeye başladı.

*
ABD’nin çok güçlü bu döngüye katılması için  Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilerek uluslararası ilişkilere yeni bir perspektiften bakması,
Sorunlara çözümler bulmak için tüm uluslararası toplumun birlikte çalışması gerekiyordu.

*
ABD Başkanı George W.Bush bunu sağlayabilmek için terörizme yani  bilinmeyen düşmana karşı “Sonsuz Savaş” doktrinini oluşturdu.  
Sonraki başkan B.Obama bu doktrini, bugünün Başkanı D.Trump’ın da izlediği 2020 yılına kadar geçerli Ulusal Strateji Belgesi’nde resmileştirdi.
Böylece ABD, ” Adil Savaş” doktrinini savaşı zaman ve coğrafya ile sınırlandırmayan “Sonsuz Savaş Operasyonu”na dönüştürdü.
Sonsuz Savaş Operasyonu, istikrarsız ülkeleri tasfiyeyi ama küresel devletin aygıtları ile sistemin amacına uygun olarak yeniden kurulmasını öngörüyor…

*
ABD ve Rusya’nın birlikte çalışmak gerektiğini anladıklarından hareketle,
İki ülke aralarındaki rekabeti koordinasyonla geliştirilip bir Rus-ABD ortaklığının oluşturulması halinde;
Bölgesel krizlerin daha az tehdit oluşturacağı, bölgesel çalkantıların büyük oranda önleneceğini kurgulandı.

*
Bazı kuralların altı  çizildi ancak ABD ve Rusya’nın taktiksel, operasyonel ve stratejik  farklılıklarına dikkat kaydıyla bir diyalog düzleminde ortak çalışılmaya başlandı.
İki ülke “Sonsuz Savaş” konseptinin  hedefi olarak  “Ortadoğu’da  kalıcı savaş ve istikrarsızlaşma” ile İsrail’in güvenliğinin artacağına,
Küresel şirketlerin bölgenin petrol ve doğal gazına erişimini kesinlikle kolaylaştıracağına inandılar.

*
Ama bu noktada “Kambersiz Düğün Ol-mu -yooor”!
Nitekim Müslüman Kardeşler ideolojisinin siyasi lideri Erdoğan da;
1- Kuzey Irak Kürt Yönetimi sahasında Türkiye ekonomik ve siyasi kontaklarına bağlı olan Kürtleri  sömürmek,
2- Aynı zamanda Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarıyla bağlantıyı koparmamak üzere Suriye’de ki hidrokarbon zenginliğine ortak olmak  için bir Sünni koridor kurulması,
3- Yurt içinde terörle mücadele adına milyonlarca Kürt vatandaşın yaşadıkları köyleri, beldeleri ya da kentleri başlarına yıkarak ıslah etmek,
Onların boşaltığı yerleşimleri çoğunu sığınmacı kamplarında yaşayan, cihatçılardan yana olduğu düşünülen Sünni Arap sığınmacılara vatandaşlık garantisiyle vermek politikasıyla,
Kürtleri;  Güneydoğu Anadolu’dan Suriye ve Irak topraklarına genişleyen ve hiç bitmeyen “Sonsuz” bir savaşının hedefi haline getirdi!…

*
Bugün Kürtler, Türkiye’de köşe başlarında başıboş dolaşan bilumum İslamcı terör örgütü mensuplarının ya da Erdoğan paramiliterlerinin namlusu önündedir.
Yerleştikleri Batı Anadolu’nun il ve ilçelerinde mülki idarelere, aş evlerine, şevkat evlerine emanet ama onların kapılarında kuyruktadırlar.
Suriyeli sığınmacılar ya da Kafkasya ve Orta Asya göçmenleriyle demografik değişime uğratılmanın korkusundadırlar.
Her türden savaşın ve yeni çıkış arayışlarının muhatabıdırlar.
Erdoğan’ın mütemadiyen yükselen paranoyasının ürettiği iç savaş dahil türlü felaket senaryosuyla kuşatılmış bir görünüm arzediyorlar.
Sonuçta Türkiye; başta Kürtler olmak üzere kimsenin bir diğerine  ön şartsız güvenmediği bir süreçten geçiyor…

*
Erdoğan hedefine yürüyüşünde Kemalistleri, Ulusalcıları ve daha bir çok düşünceyi nasıl pasifize edebilmişse,
Kazanmaya yönelik mücadelesinde politikasını şimdilerde sadece Kürt düşmanlığına dayandırıyor.
Zaten Erdoğan’ın ortağı MHP’de baştan beri Kürt düşmanlığı ve emek sınıfına karşı kurulmuş bir kontra yapıdır…

*
Ancak tüm siyasi hareketler birgün tükenir kuralı işliyor..
Erdoğancılık da  Türk demokrasisini azaltarak Türkiye’yi çarpıcı biçimde değiştirmiştir.
Şimdilerde  Erdoğan’ın tükenmesiyle birlikte  AKP’nin parçalanması ve Türkiye’nin başka şekillerde değişeceği öngörülüyor.    

*
Bakınız, Erdoğan’ın Güneydoğu’dan Suriye ve Irak topraklarında genişleyen  “Sonsuz Savaşı” artık tam anlamıyla trajikomik bir görünüm arz ediyor.
Erdoğan, Suriye’deki Kürtlerin  İŞİD terör örgütü ile mücadele eden ABD koalisyonu ile ilişkisinde Rusya ve İran’ın yanındadır.
Suriye’de Esad rejimine karşı sürdürdüğü ilişkide ise ABD ile birliktedir!
Kürt düşmanlığına ayarlı dış politikası içeride de çok ciddi bir kriz ve çatışma yaşıyor…

*
Erdoğan bu tablodaki çatışmada, kimin nerede durduğu, ne amaçladığı kimin kiminle dost ya da düşman olduğu gibi netleşmesi gereken durumları,
Şimdilik Kürt düşmanlığı ile gizliyor.
Bu biçare görünüm Erdoğan’ın izlediği politikanın ilkesizlikten başka bir şey olmadığını gösteriyor.
Çok büyük bir savaşın yaşandığı Türkiye ve bölgesinde sadece Kürt düşmanlığına odaklanmış bir iç ve dış politikanın;
Ülkeyi ve Erdoğan’ı nereye kadar götürebileceği  artık açıkça görülüyor.

*
Suriye ve Rus ordusunun Han Şeyhun’dan İdlib’i zorladığı bu sırada,
Erdoğan muhteşem bir temele dayanan Türkiye’yi  İslam Coğrafyasına sürüklemek istese de,
Türkiye mutlaka farklı etnik ve dini kökenlerden gelen insanları bir arada yaşatmak için normalleşecektir…
Farklı ideoloji, görüş ve inançta Kürtlerin demokratikleşme perspektifi esasında siyasal nicelik ve niteliklerini kazanmaları siyaseti özgürleştirecektir.

*
Bugün Türkiye açtğı sonsuz savaşın “Avı” olmak üzeredir.
Ama Türkiye, toplumunu küresel siyasi ve ekonomik kriterler dengesinde tutacak bir doğrultuda gelişecekse,
Yeniden “Küresel İstikrar, Büyüme ve Güvenlik ” bileşkesinin güvenilir bir üyesi olacaksa;
Bu, Kürt kardeşe kucak açılmasının yani Barış’ın bir  sonucu olacaktır…

21. 8. 2019

 

 

Türker Ertürk; KAZ DAĞLARINDAN YÜKSELEN ÇIĞLIĞIN ANLAMI

KAZ DAĞLARINDAN YÜKSELEN ÇIĞLIĞIN ANLAMI

Geçtiğimiz Cumartesi (17 Ağustos 2019) günü, Çanakkale’ye gitmek için İstanbul’dan yola çıktık. Tabii ki hedef; ertesi günü (18 Ağustos 2019) Kaz Dağları, Kirazlı Köyü, Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan doğa katliamına dur diyebilmek için başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetine destek vermek ve bu kapsamda dünyaca ünlü piyano sanatçımız Fazıl Say’ın verdiği konseri izleyebilmekti.

Kaz Dağları’na gidiş amacımız; vatan savunmasına destek olmak, emperyalizm ve işbirlikçileri marifetiyle acımasızca ve sorumsuzca katledilen doğamıza ve talan edilmeye çalışılan yeraltı zenginliklerimize sahip çıkmak ve bu maksatla ulusal farkındalığımıza ve duyarlılığımıza katkı yapmaktı.

Vatan Savunmasıdır

Yanlış okumadınız; Kaz Dağlarına sahip çıkmak, vatan savunmasıdır. Günümüzde, bir milletin üzerinde yaşadığı ve nimetlerinden faydalanma imkânına sahip olduğu kara ve deniz alanları ile bu alanların üzerindeki hava sahasına vatan ve bu alanların korunmasına ise vatan savunması denmektedir.

Geçmişte ise vatan, sadece kara parçasıydı. Mithat Cemal Kuntay’ın (1885-1956) “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki duygulu mısraları, zamanına göre çok doğruydu. Ama bugün için eksik kalır. Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, teknolojinin de gelişmesiyle, denizler paylaşılmaya ve vatan parçaları haline gelmeye başladı. Günümüzde Türkiye’nin karasal yüzölçümünün yaklaşık olarak yarısından daha fazla olan bir de Mavi Vatanı (400 bin Km²) var. Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bunun için mücadele veriyoruz.

Bu Kafayla Yarın Vatanımızı Koruyamayacağız!

Çağ çok büyük bir hızla değişiyor. Günümüzde, sadece ölerek, vatan korunamaz hale geliyor. Bu hızla, yarın, yani 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren binlerce, yüzbinlerce insanımız ölse bile vatanımızı koruyamayacak hale geleceğiz. Yakın gelecekte, karşınızda savaşan bir canlı bile göremeyeceksiniz. Karşınızda binlerce kilometre uzaktan gönderilen ve kumanda edilen robot askerler, insansız ve silahlı hava, deniz ve kara araçları ile uzaydan sizi hedefleyen çeşitli silahlar olacak. Artık vatan savunması ölerek değil yaşayarak, hayatta kalarak, bilim insanlarına ve nitelikli topluma sahip olarak, toplumsal katma değer üreterek, bilinçlenerek, farkındalık yaratarak, elini taşın altına sokarak ve sorumluluk alarak yapılacak.

Türkiye, her yıl erozyonla, geriye dönüşü olmayacak şekilde, 750 milyon ton kadar, en verimli toprak parçalarını kaybediyor. Bunun nedeni; doğal bitki örtüsünün ortadan kaldırılması. Kaz Dağları bölgesinde, yalnız altın madeni gerekçesiyle 195 bin ağaç kesildi. Sadece bu kadar da değil vatanımıza saldırı. Doğamız her yerde tahrip ediliyor, sahillerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz kirletiliyor, en verimli ovalarımız betonların altında bırakılıyor. Bunun için vatan savunması yok mu? Ama bu savunma tankla tüfekle olmuyor, bilinçli insanlarla ve toplumla oluyor!

Bu Vatan Gelecek Nesiller İçin Bize Emanet

Vatan; hoyratça, haince, sorumsuzca kullanacağımız ve har vurup harman savurabileceğimiz bir miras değil, atalarımızdan gelecek nesillerimiz için emanet aldığımız, ortak kutsal evimizdir. Ama iktidar kutsal vatanımıza karşı duyarlı ve hassas değil; eylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıkları ile sanki düşmanlık içinde.

Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul’da yaşanan felaket de vatanımızın bir bölümüne karşı işlenen ihanetin neticesiydi. İstanbul’daki sel felaketinin başat sorumlusu; doğayı katleden, yeşil alanlarımızı yok eden, şehri ranta kurban ettiren, çağdaş şehircilikten damla kadar nasibini almayan, ama çeyrek asırdır İstanbul’u yöneten iktidardır.

İstanbul’dan Yola Çıktık

İşte bu duygular ve bilinçle, Kaz Dağlarındaki eyleme destek vermek için İstanbul’dan yola çıktık. Grubumuz; Deniz Harp Okulu’ndan 1972 yılında mezun olarak teğmen çıkmış 6000’ler sınıfının bir bölümünden oluşmaktaydı. Aralarında, iktidar ve FETÖ’nün ortaklaşa yaptığı Balyoz kumpasının mağduru olan Koramiral Kadir Sağdıç da vardı. Kumpaslara karşı kahramanlar gibi direnen, silah arkadaşlarına sahip çıkan, bu uğurda Deniz Kuvvetleri Komutanı olmasına sayılı günler kala istifa eden Oramiral Nusret Güner’in de bahsettiğim 6000’ler sınıfından olduğunun altını çizmek isterim.

Hepsi benim büyüklerimdi. Sağ olsunlar davet ettiler, aralarına aldılar ve bu mücadelede de yoldaşlık yaptık. İlk durak Tekirdağ, ikinci Gelibolu ve geceyi geçireceğimiz üçüncü durağımız ise Çanakkale idi. Gelibolu’da, Piri Reis ve Gelibolu Savaş Müzelerini gezdik ve yaklaşık 104 yıl önce yaşanan Çanakkale Savaşını konuştuk, verilen kahramanlığa selam durduk, şehitlerimizi ve gazilerimizi andık.

Eylemin Evrensel Boyutu Da Vardı!

Ertesi gün; Kirazlı-Balaban Mevkii araçla yaklaşık 30 dakikalık bir mesafede ve program saat 11:00’de başlayacak olmasına rağmen 09:30’da yola çıktık. Alan, saat 10:00’dan itibaren, mahşeri bir kalabalık halini almıştı bile. Ama insanlar akın akın gelmeye devam ediyorlardı. Esasında bu eylem ve konser, Kaz Dağlarına sahip çıkmak maksadıyla başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetinin 24. gününe denk gelmişti. Nöbet, konserden ve bizden sonra da hala devam ediyor.

Zor şartlar altında ve sıcağa rağmen, ormanlarla kaplı dağ başında başarılı bir organizasyona imza atılmıştı. Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’ın hamasetten uzak, akıl ve yurtseverlik dolu konuşmasının ardından Fazıl Say’ın konseri başladı. Burası Kaz Dağları, mitolojideki adıyla İda idi. Edremit Körfezi’nin kuzeyinde, Çanakkale ve Balıkesir illerinin arasında yer alan ve dünyaca bilinen bir bölgeydi burası. Yaklaşık olarak 3 bin yıl önce yaşamış ünlü ozan Homeros, İlyada Destanı ile burasını dünyaya mal etmişti. Bu nedenle Kaz Dağları’na sahip çıkmanın vatan savunması, antiemperyalist duruş ve doğamızı korumanın yanında, evrensel ve gezegenimize sahip çıkma boyutu da var.

Fazıl Say Muhteşemdi

Bu boyutlar, Fazıl Say’ın konserine de yansıdı. Çaldığı parçalar arasında hem milli ve Anadolu’ya ait kendi besteleri, hem de evrensel parçalar ve besteler vardı. “Nazım Hikmet” oratoryosundan bölümler, “Toprak Ana”, “Truva Sonatı”, Mozart’ın “Türk Marşı”, yeni bestelediği “Kaz Dağları Marşı”, Beethoven ve Chopin gibi bestecilerin eserlerinden bazı örnekler ve bitiriş olarak tabii ki “İzmir Marşı” muhteşemdi.

Konser sırasında, zaman zaman Fazıl Say kendinden geçiyor, çaldıklarının tınısına ve bölgenin tarihi ve mitolojik derinliğine duygularını yüklüyor, izleyici ile interaktif duygusal bir bağ kuruyor ve zaman zaman çalarken gözlerinden yaşlar geliyordu. Görmeliydiniz, izlemeliydiniz, dinlemeliydiniz!

Bu Hakarete Verecek Yanıtınız Yok Mu?

“Su ve Vicdan” nöbetinde olanlar hariç, bu etkinliği izlemeye yaklaşık 60 bin insan geldi. Daha fazlasını da bölge, büyüklüğü itibarıyla kaldıramazdı. Birçok insan, etkinliği izleyemeden dönmek zorunda kaldı. Gelenler ve gelemeyip bu eylemin arkasında duranlar, Türkiye’nin bilinçli ve aydın kesimiydi. Kadınlar ve gençler ise çoğunluktaydı. Türkiye çağdaş uygarlık yolunda bir mesafe kat edecekse; sürükleyecek kesim bu insanlardı.

Altın madeni için Kaz Dağları bölgesini katleden Kanadalı şirketin CEO’su “Türkler kazmakta ve taş taşımakta çok iyiler” demiş. Bunun anlamı; “Sizin kafanız basmaz, en iyi yapabileceğiniz şey hamallıktır. Cebinize ölmeyeceğiniz kadar üç beş kuruş koyup kandırır, işbirlikçilerimize de avanta ve komisyon verip malı götürürüz. Bu duruma uyananları ve itiraz edenleri de işbirlikçilerimiz vasıtası ile ötekileştirir ve ezeriz” demek istiyor. Yoksa siz farklı mı anlıyorsunuz!

ERTÜRK TÜRKER 

 

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; İRAN’IN MESAJI

İRAN’ IN MESAJI
Trump yönetimi  İran politikasını  şiddetle savunuyor.
Azami baskı kampanyasıyla İran rejimini zayıflatmakta olduklarını, İran’ı habis faaliyetlerinden geri döndürdüklerini,
İran halkına ve komşularına hak ettikleri barış ve refahın getirilmesine yardımcı oldukları iddiasındadırlar.
Ancak yaşananlar, ABD yönetiminin stratejisine siyasi bir güvence sağlamak için gerçekleri manipüle ettiği sonucunu gösteriyor…

*
Çünkü İran’ın istenmeyen faaliyetlerinin  Trump’ın politikası neticesinde artmış yada azalmış olup olmadığını değerlendirirken,
Ölçüt, ABD’nin  İran’ın istenmeyen faaliyetleri olarak belirlediği;
İran’ın nükleer ve füze alanında zenginleştirmeye son vermesi:
Bu faaliyetin asla yeniden işleme konmaması:
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın sınırsız denetim otoritesini kabul etmesi:
Geçmişteki nükleer faaliyetlerin tam bir dökümünün çıkarılarak geliştirmenin sonlandırılması,
Orta Doğu’daki vekil güçlere verilen desteğin sona ermesi:
Birlikleri ve milislerini Suriye’den çekmesi:
Amerikalı ve müttefik ulusların mahkumlarını serbest bırakması:
Uluslararası nakliyata engel olmaması:
Siber saldırılara son vermesi:
Komşu hiç bir ülkeyi tehdit etmemesi konularından hiç biri karşılanmamıştır.

*
Sadece bir tek konuda, vekilleriyle olan ilişkisinde bu grupların kimi Tahran’a çekilmiş ve kaynak desteği sonlandırılmıştır.
Ayrıca İran Ordusu ve İslam Devrim Muhafızları Birliği’nin bütçe payı düşürülmüştür.
Yine de birkaç gün önce İran, HAMAS’a verdiği desteği 6 milyon dolardan 30 milyon dolara çıkaracağını açıklamıştır.
İran’ ın ne Hizbullah’ın kabiliyetlerine  ne de Esad’ın yardımına devam etme niyetinin değiştiğine dair hiçbir gösterge de bulunmuyor
Her ikisi de Suriye’de önemli rol oynuyor.
Ayrıca İran’ın Irak, Yemen ve diğer yerlerdeki duruşları neredeyse  değişmemiştir…

*
Ancak ABD hâlâ maksimum baskı kampanyasının başarılı olduğunu ilan ediyor!
İran’ın ekonomik acı çektiğini, maksimum baskı kampanyasının işe yaradığını gösteren kanıtlar olarak defalarca kullanıyor.
Görünüşte kampanyanın amacının ekonomik acı vermek değil, davranışı değiştirmek olduğunu unutuluyor.

*
İran, daha iyi bir nükleer anlaşma için taleplerin hiçbirine razı olmuyor.
Uranyum zenginleştirme seviyesini arttırmıştır.
Hâlâ balistik füze testi yapıyor.
Amerikan vatandaşlarını hapse atıyor.
Siber saldırılarını ABD yaptırımlarına yanıt olarak artacağını bildirdi.
Uluslararası nakliyata yönelik tehditlerini sona erdirmek yerine, birkaç tankeri sabote etti.

*
İran nükleer programını ilerletmek için ilave adımlar atmakla tehdit ediyor.
Son olarak Hürmüz Boğazı’nda bir Irak tankerini ele geçirdi.
ABD’yi  boğazdan geçecek tankerleri korumak için müttefikleriyle birlikte kurmaya başladığı deniz koalisyonu konusunda uyardı.

*
Dört gün önce Yemen’li bir Husi heyeti, Tahran’da Dini lider Ayetullah A. Hamaney’in desteğini aldıktan sonra,
Bomba yüklü 10 adet İran yapımı UAV-X insansız hava aracıyla  Suudi Arabistan ekonomisini tehdit etti.
Arabistan çölünde bulunan dev bir petrol ve gaz alanına saldırdı.
Husi isyancılarının elindeki dronların menzilinin 1.500 kilometre olduğu,
Muhtemelen belirli bir enlem ve boylamı vurmaları için programlandığı,
Radar tarafından takip edilmesi zor olan dronlar olduğu anlaşıldı.
Böylece  Suudi petrol sahalarının, yapım aşamasında olan bir Emirati nükleer santralinin ve Dubai’nin yoğun uluslararası havaalanının İran menzilinde olduğu görüldü.

*
Uzmanlar Yemen’de Husilerin  belirleyici bir saldırıda bulunduklarını,
Husilerin yeni silahlarına karşı Suudilerin  hiçbir savunması olmadığını,
Bu silahlarla  Suudilerin ekonomik yaşam  unsurlarının  tehdit edildiğini savunuyor.
Bu ekonomik tehdit, IMF’nin Suudi Arabistan için öngördüğü yüzde yedilik  bütçe açığının üstüne gelmiştir.
Husilere yönelik daha fazla Suudi bombalanmasının  Krallığın uygulanabilirliğini tehlikeye atacak çok önemli bir ek maliyete neden olacaktır.

*
İran, bu gelişmelerle istediğini yapabileceği mesajı veriyor.
ABD yaptırımlarıyla İran’ı kırdığını ve “acımasız” baskıyla karşı karşıya bıraktığını,r.
İran ise ABD, İngiltere ve diğerlerinin,“ekonomik terörizmi” ile karşı karşıya olduğunu, bu yüzden nükleer anlaşmanın bir kısmını çöpe attığını söylüyor.
Aslında İran hiçbir ülkenin tepkisinin gerçekçi olmadığını,
Çoğunun ABD’nin Körfez’deki koalisyonuna katılmayacağını,
İngiltere’nin Brexit krizinin ortasında küçülmek istediğini,
ABD Başkanı D.Trump’ın da savaş istemediğini biliyor.

*
Son eylemleriyle Basra Körfezi’nde iktidara gelmeye çalışıyor:
Sadece kıyı suları tarafından kontrol edilen bölgelerde değil,
Orta Doğu’da  tek gerçek gücün kendisi olduğunu göstermek istiyor.

*
Nitekim Mart 2015’te başlayan Yemen’ deki savaş kazanılamaz hale gelmiştir.
Ne ABD ne de Avrupalılar Suudilerin yardımına gelmeyeceklerdir.
Çünkü bu tür saldırılara karşı makul bir korunmanın teknolojik  yolu yoktur.
Zavallı Yemen, zengin Suudi Arabistan’ı yenmiştir…

*
Şimdi Suudi Arabistan barış müzakelerini kabul etmek zorundadır.
İran’ın Yemen müttefiklerine 1.500 kilometreye ulaşan dronları sağlaması;
Lübnan, Suriye ve Irak’taki müttefiklerinin benzer araçlara erişebileceği anlamına geliyor.
Türkiye, İsrail ile  Basra Körfezi ve Afganistan’daki ABD üsler de dikkat etmelidirler…
İran bu hedeflere saldıracak yalnızca balistik füzelere değil, aynı zamanda ABD füze ve hava savunma sistemlerinin daha az etkili olduğu dronlara da sahiptir.

*
İran kısaca ” Boğaz’ımızda, Körfez’imizde ve Bölge’mizde ne istersek yaparız” mesajı veriyor.

18.8.2019

Ahmet Kılıçaslan Aytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar;BAY’IMIZIN SURİYE MACERASI

BAY’IMIZIN SURİYE  MACERASI
Suriye Savaşı; ABD ve Rusya gibi iki güçlü devleti ve Türkiye, İran, İsrail, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan gibi bölgede söz sahibi olmak isteyen aktörleri karşı karşıya getirdi.
Rusya ve İran’ın, Suriye’deki  varlıkları bizzat rejimin rızasına dayandığı için uluslararası hukuk açısından meşrudur.
ABD ve müttefikleri ise Suriye’nin İŞİD ile mücadelesinde “aciz devlet” olması sebebiyle İŞİD mevzilerine yönelik operasyonlarının meşru olduğu savunusundadır. 

*
Türkiye’nin askeri gücü ile  Ağustos 2016’da kuzey Suriye’ye girmesi üzerinden üç yıl geçmiştir.
Ancak Ankara’nın kontrolü altındaki alan ile ilgili gelecek planı hâlen  yanıtsız olduğu gibi Suriye’de bulunması yoğun şekilde tartışılıyor.

*
En son 20 Haziran’da Devlet Başkanı B.Esad, Şam’da Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi A.Lavrentyev ve Dışişleri Bakan Yardımcısı S.Verşinin ile görüştü.
“İdlib’te düzenlediğimiz harekatın Türkiye’nin bu kentten çıkmasını sağlayacağını düşünüyoruz” dedi.
Dışişleri Bakanı Velid Muallim’de, ” Suriye, BM tüm kararlarında egemen bir devlet olarak kabul ediliyor.
Toprak bütünlüğümüzü ve bağımsızlığımızı destekleyen ABD, Türkiye ve uluslararası toplum da bunu kabul ediyor ve buna uymalıdırlar.
Çağımızda işgal kabul edilemez olduğu için Türkiye’nin İdlib’den çıkmasını umuyoruz ve bunun için çalışıyoruz.  
İdlib’deki harekat militanlara karşı düzenleniyor, Türkiye’yle cepheleşme istemiyoruz. Topraklarımızı özgürleştirmek istiyoruz”  açıklamasında bulundu.

*
Kasım 2017’de Vietnam/ Danang’da Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Toplantısı’nda ABD Başkanı D. Trump, Rusya Devlet Başkanı V.Putin ile görüştü.
Suriye’deki çatışmalara artık askeri çözüm bulunmadığı, sıranın siyasi çözümde olduğu konusunda mutabık kaldılar.
Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne olan bağlılık teyid edildi.
Suriye ihtilafıyla ilgili tüm tarafları Cenevre siyasi sürecinde etkin rol oynamaya davet ettiler.

*
BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı ile Suriye rejimi ve muhalif güçler arasında yapılan görüşmeleri yönetmek, 
Ateşkesleri yürürlüğe koymak ve izlemek, çatışmasızlık bölgeleri oluşturmak,
Nihayet tarafları Suriye İç Savaşına siyasal bir çözüm sağlamaya Cenevre Görüşmelerine taşımak  üzere,
Türkiye, Rusya ve İran ile  “Astana Üçlüsü” mekanizması oluşturuldu.

*
Astana Anlaşmasına göre Türkiye’nin İdlib çatışmasızlık bölgesindeki rolü;
Suriye yönetimiyle işbirliği yolu çizerek çatışmaların bitmesine çaba göstermek,
İdlib’teki yönetimi silahlı terör gruplarından alarak sivil idareye devretmek, radikal unsurları elimine etmek, kentteki çatışmasızlığı denetlemek,
Güvenliği yerel polis güçlerine bırakmaktı.

*
Çapraz amaçlarla yıllarca Esad rejimi ile savaşan Türkiye, Suriye ile  barışmanın ortak bir zeminini bulmuş görünüyordu!
Bu görevi, Suriye toprak bütünlüğü ve bölgedeki nufusunun artacak olmasıyla sağlayabileceğini ileri sürüyordu.
Kimse Türkiye’nin Suriye’nin bu bölgesinde Kürtlerin yerine  çok sayıda Sünni Arap taşıyacağını ve yeni bir demografik yapı oluşturma gayretinde olacağını kestiremiyordu…

*
Geçen üç yılda TSK ve Türk devlet kurumları, kuzey Halep kırsalında Afrin, Azaz, el-Bab, Cerablus ve İdlib’e yerleşti.
Bugün Türkiye bu alanları  kendi seçtiği ve  kontrolü altında olan yerel kurumlar vasıtasıyla  yönetiyor.
Önemli altyapı onarım ve inşa projeleri üzerinde çalışıyor.
Türkiye’nin bu alanlardaki yatırım gerçeği, Suriye’nin parçası olmaya çalıştığını gösteriyor.
Özel şirketlerin farklı bir mekanizma izleyerek uygulamak istedikleri projelere ek olarak,
Türkiye resmen ilan ettiği işletmeler aracılığıyla bölgedeki varlığını ekonomik olarak kanıtlamayı hedefliyor.

*
Böylece Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla girilen Suriye topraklarında,
Ve İdlib, Menbiç ve Fırat doğusunda işgal etmeyi planladığı alanlarda yavaş yavaş  “II. Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti ” benzeri  bir yapı kuruyor,
Bu yapıya bir statü kazandırmanın çabası veriliyor…
   
*
Bugünler de  Erdoğan, yerel seçimlerdeki yenilgisi ardından seçmeni yeniden arkasına alacak bir konu arıyor.
27 Haziran’da üst düzey bir PKK’lının öldürülmesi ve PKK’nın misilleme olarak 21 Temmuz’da Kuzey Irak’ta bir Türk diplomatı öldürmesinin ardından,
Kürt sorunu yeniden alevlenmiştir.
Diğer yandan Suriyeli sığınmacılar nedeniyle Türk halkının hoşnutsuzluğu giderek artıyor.
Nitekim Erdoğan Suriye’ye bir operasyonu, Türkiye’deki Suriyelileri geri gönderecek alan açmak şeklinde gerekçelendiriyor..

*
5-7 Agustos toplantıları ardından ABD, “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek için ilk önlemlerin alınması,
Suriye’de  Kürtlerin kontrol ettiği  bölgede güvenlik koridoru  kurulmasında” anlaşmaya varıldığını açıkladı.
ABD’nin öncelikle Türkiye’nin terörle mücadele amacıyla Suriye’nin kuzeyini işgal etmekle tehdit ettiği bir sırada krizin yayılmasını önlemeyi hedeflediği söylendi.

*
Anlaşmanın detayları kamuya açıklanmadı. 
Ne Türkiye’nin “Fırat Nehri’nden Suriye- Türkiye- Irak sınırına kadar uzanan 32 kilometre derinlikte bir bölge üzerinde tam kontrol talebinin,
Ne Kürtlerin 5 kilometre derinlikte güvenli bölge alanı verilebilir talebinin,
Ne de ABD’nin; 15 kilometre derinlikte ve 150 kilometre uzunluğunda bir şeritte cepler oluşturarak  Türkiye’yi güvence altına almak önerisinin akibeti bilinmiyor. 

*
Ama İdlib’te kurduğu 12 gözlem noktası ve Soçi anlaşmasıyla da El Nusra örgütü liderliğinde, Heyet Tehrir El Şam (HTŞ) gruplarına kalkan olan Türkiye;
Fırat’ın doğusunu güvenli bölge adı altında işgal etmek için İdlib üzerinden bir oyun kuruyor.
Ağustos 2016’dan beri Suriye’de ABD ile Rusya arasında yaşanan çelişkileri  kullanarak Suriye topraklarında büyük bir alanı işgal eden Türkiye,
Mevcut çelişkileri bir süre daha kullanmaya çalışıyor.

*
5 Ağustos’ta Ankara’daki  “güvenli bölge” toplantısından iki gün önce,
3 Ağustos’ta  Türkiye, Rusya ve İran, 13. Suriye Garantörler Toplantısı kapsamında Kazakistan’da bir araya gelirken, Suriye rejimi, İdlib’te ateşkes ilan etmişti.  
Ancak Suriye’ de “güvenli bölge” görüşmelerinin başladığı 5 Ağustos’ta ilan edilen şartlı ateşkesin bozulduğunu duyurdu ve bölgede çatışmalar başladı.

*
Suriye Ordusu ve Rus güçleri , İdlib’in güneyinde Han Şeyhun ilçesine güneydoğu ve güneybatı hatlarından ilerlediler ve birçok yerleşim yerini ele geçirdiler.
Rus güçleri ile Han Şeyhun arasındaki mesafe 3 kilometreye kadar düştü. 
Doğuda da 8 kilometre kadar kasabaya yaklaşan Suriye Ordusu ve Rus güçleri ile çeteler arasında çatışmalar devam ediyor.  
Han Şeyhun’un  düşmesi durumunda 17 Eylül 2018 tarihli Soçi anlaşması kapsamında açılması beklenen M4 otobanının önemli bir kısmı Suriye’nin  eline geçmiş olacaktır..  

 * 
Türkiye ise baştan beri Suriye sahasında ABD ile Rusya arasında yaşanan çelişkilerden  faydalanarak  oyun kurmaktadır.
Şimdi de Suriye ve Rus güçlerinin Han Şeyhun’a ilerlemesine göz yumuyor, böylece;
1-  7 Eylül’de Ankara’da yapılması planlanan Rusya, İran ve Türkiye  üçlü zirvesi öncesinde Rusya’ya taahhütlerine bağlı olduğu mesajı vermeye çalışıyor.  
2-  Han Şeyhun’a yönelik  Suriye-Rusya operasyonuna sessiz kalarak İdlib’teki en büyük destekçisi ABD’ye,  “Fırat’ın doğusunda istediğimi kabul etmezseniz, İdlib’i Rusya ve Suriye’ye bırakırım” şantajı yapıyor…

*
Erdoğan, Ağustos başında “Afrin’e, Cerablus’a, El-Bab’a girdik. Şimdi de Fırat’ın doğusuna gireceğiz. Biz bunu Rusya ile ABD ile paylaştık” demişti.  
Ama bu noktada  Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü M. Zaharova ezber bozuyor.
Dün Erdoğan’ın Suriye topraklarında Fırat’ın doğusuna harekat düzenleneceği yönündeki açıklaması hakkında konuşurken,
“Terörle mücadele faaliyetleri için Şam’ın onayı alınmalı. 
Burada egemen bir ülke söz konusu olduğu için bu, ilk ve mutlak şarttır.
Bu, Rusya’nın hiçbir şekilde değişmeyen ilkesel duruşu olup, Türkiye tarafından düzenlenen harekatlar için de geçerlidir.
Halihazırda çözülen ve henüz çözüm bulunmayan sorular var.
Ancak bu, egemen bir ülke olarak Suriye’nin topraklarını kontrol etmesi gerektiği ve topraklarında yaşananlara ilişkin kararlar alma hakkına sahip olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz..
Rusya Suriye’nin bölgelerinin hiçbir gerekçeyle koparılamayacağını ve bunun kabul edilemez olduğunu düşünüyor” dedi. . 

*
Bu noktada Erdoğan haricinde bütün dünya Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in,
1- Türkiye’nin kuzey Suriye’den kaynaklanan güvenlik kaygılarının, Kürtlerle sorununu diyalogla çözen Suriye devletinin tüm topraklarında egemenliğini yeniden kurmasıyla giderilebileceği,
2-  Bu yüzden  Suriye’nin Kürtlerle diyalog içerisinde olmasını teşvik ettiğini,, 
3-  Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak üzere  Adana  Mutabakatı’yla  hukukî bir  zemin oluşturmak üzere,
4-  Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyi ve Fırat’ın doğusu ile ilgili olarak ABD ile güvenli bölge pazarlığını engellemeyi, 
5-  Türkiye’nin Adana Mutabakatı hukukî mekanizması aracılığıyla Suriye ile siyasi ilişki kurmasını hedeflediğini,
6-  Aksi halde  Fırat’ın doğusunda olası bir karışıklıkta Suriye’nin yerel idareler yasasını PYD’nin talepleri doğrultusunda güncelleyeceğini,
7-  YPG’nin Suriye ordusuna katılacağını ve savaşın yeniden başlayabileceğini öngördüğünü biliyor.

16.8.2019 

İSTANBUL HAVALİMANININ GELECEĞİ

İSTANBUL HAVALİMANIN GELECEĞİ

15/08/2019

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Danışmanlarını göçmen kuşların güzergahında inşa edilen İstanbul Havalimanını bekleyen tehlike için uyarmak isterim. Bu sabah Rusya’nın Moskova yakınlarında bir kuş sürüsüne çarpan Rus yolcu uçağı mısır tarlasına mecburi iniş yaptı. Pilotun 226 yolcusu olan uçağı büyük bir başarıyla tarlaya indirmesi sonucu sadece 23 yolcu hafif yaralandı. Bu bilgiler ışığında İstanbul Havalimanına başka projeler uygulamada acele etmeden en az iki yıl beklemek gerekir. Daha akıllıcası Atatürk havalimanı derhal yabancı ülkeler için uçuşlarda kullanılmasına başlamalıdır. Kol kırılır yen içinde kalır misali. Başkanlık sistemini onaylayan bizler için İstanbul Havalimanı iç hatlarda kullanılmaya devam edilir.

Şom ağızlılık yaptığımı söyleyenler çıkacaktır ama gerçekçi olmak ve önleyici tedbirleri almak, olduktan sonra tedavi etmekten  daha iyidir. Gelecekte İstanbul’da  yeni bir deprem olacağını bildiğimize göre tedbirler alıyoruz.  Maalesef deprem toplanma yerleri de rant uğruna inşaata açıldı. Neyse, olacaktan kaçınılmaz.   

Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odası Birliği’nin (TMMOB) 2014 yılında yayınladığı raporla karşı çıktığı İstanbul Havalimanı projesinin yapımı tamamlandı ve 29 Ekim 2018’de ilk bölümünün açılışı yapıldı. Bütün ikazlara rağmen İstanbul’un oksijen deposu olan Kuzeyindeki ormanlardan 13 milyon  ağaç kesilmişti. 8 milyonu havalimanına, 1.2 milyonu havalimanı inşaatı için açılan taş ocaklarına, 3.7  milyonu da havalimanına giriş sağlayan Kuzey Marmara Otoyoluna kurban edildi. Kesilen ağaçlar İstanbul’un oksijenini azalttığı gibi şehrin sıcaklık dengesini de etkileyerek ısısının giderek artmasına neden olacak. Ağustos ayının birinde İstanbul Havalimanı AKP’li Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan tarafından ziyaret edildi. Türk Hava Yollarına ait bir uçağın kuş sürüsüne çarpıp hasar görmesiyle ilgili CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili  Gamze Akkuş Ilgezdi’nin soru önergesini yanıtladı. Turhan havalimanı için ‘Kötü yere inşa edildi’ dedi. Güneş balçıkla sıvanmaz dendiği gibi Bakan Havalimanı yerinin yanlış seçilmiş olduğunu itiraf etti ve fakat düşük maliyet hesaplarının böyle bir karar almalarına neden olduğunu açıkladı. Eh yanlış hesap da Bağdat’tan dönermiş. Devletin itibarından ödün verilmez zihniyetinde olan bir yönetimin insan hayatının da can güvenliğinden ödün verilmemesi gerektiğini bilmesi gerekirdi. Düşük maliyet doğa katliamına da yol açmış oldu.

 Bakan Turhan şu ana kadar 179 pas geçme olayı olduğunu söyledi. Açıldığından bu yana 76 günlük sürede böylesine bir istatistik tehlike çanları anlamına geliyor. Havaların iyi geçtiği ilkbahar ve yaz aylarında (Nisan, Mayıs, Haziran) ortalama ayda 60 pas geçme olduğunu düşünürsek sonbahar ve kış aylarında beklenen ters rüzgar ve sis nedeniyle pas geçmelerin yıllık 1000 rakamını zorlayacak olacağını hesaplamak güç değil. Pas geçme çok büyük bir risk taşımasa da piste inmek üzere uçak motorunun oldukça yavaş çalışıyorken tekrar havalanmak için büyük bir sürate erişmede  gereken  gayret pilotların pek de sevdiği bir olay olmasa gerek. Pas geçmede ani olabilecek ters esen rüzgarların ortaya çıkaracağı türbülansın risk faktörü oluşacağını da hesaba katmak gerekir.

Hükümeti ikaz eden mühendisler 750 bin kuşun havalimanı güzergahını kullanarak uçtuklarını, yılın 107 gününün rüzgarlı olduğunu, 64 günün ise sisli olacağını hesaplamışlar. Bunun iniş kalkışlarda  ciddi sorunlar yaratacağını söyleyenlere iktidar yandaşları vatan haini diyorlardı.

Gerçekçi olacaksak şimdilik Atatürk Havalimanını kullanan Tayyip Erdoğan’ın eskisi gibi paylaşması gerekebilir. Gönül arzu ederdi ki Atatürk Havalimanı hiç kapatılmasaydı. Sabiha Gökçen Havalimanı ile birlikte İstanbul üç Havalimanına sahip olurdu. Londra’nın beş havalimanı var. Yenisini yaptıklarında eskisini kapatmadılar. Milyarlarca dolara mal olan bu büyük yatırımları maksimum yararı sağlayacak planlarla kullanmalıdır.

Önümüzdeki aylarda göçmen kuşlar sıcak ülkelere doğru yola çıkacaklar. Arkasından kış bastıracak. Fazla yazmaya gönlüm razi olmuyor ama bu yıl “Dünyanın en büyük havalimanına sahip olduk” dediğimiz İstanbul Havalimanı için önümüzdeki yıl “Dünyanın en büyük havalimanı müzesine sahibiz” şeklinde övünecek yeni bir başarıyla(!) taçlandırabiliriz. Ya da topal ördek olarak İstanbul Havalimanı yoluna devam eder. Ne olursa olsun Atatürk Havalimanına en az iki yıl dokunmamak gerekir. Oraya tekrar taşınmak olasılığı çok yüksek.

 Tek akılla alınan karar, milletin sırtına yükler büyük zarar.

 Bugün İstanbul’da sağlıklı yaşamı sürdürecek yeterli oksijen yok. İstanbul ihaneti hak etmiyor.

Saygı ve sevgilerimle

EROL BAŞARIK

Türker Ertürk; İKİNCİ ÇEKİÇ GÜÇ

İKİNCİ ÇEKİÇ GÜÇ

En sonunda dağ fare doğurdu ve ABD’nin istediği oldu! Halbuki iktidar, tam bir yıldır Fırat’ın doğusuna harekât icra edeceğini söylüyor ama bir türlü gerçekleştiremiyordu. Çünkü ABD’den icazet bekleniyordu. İcazet yine gelmedi. Yalnızca; “Kendi halkını kandırabilecek kadar göstermelik operasyon yapabilir ve Suriye’nin kuzeyindeki dar bir alanda kendi radikal İslamcı unsurlarınla oyalanabilirsin” şeklinde izin çıktı.

ABD ile üzerinde anlaşıldığı söylenen Güvenlikli Bölge, ABD açısından nihai hedefe doğru ilerlerken bir oyalama ve kurbanı ürkütmeme hamlesidir. Nihai hedef ise Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli maddesi olan bölgede kurulmaya çalışılan Kürt Devleti’nin Suriye bacağını inşa etmektir.

Tecavüzcü ile İşbirliği Yapmak

Türkiye, çıkarları ve güvenliği için en başta komşuları ve bölge ülkeleri olmak üzere, herkesle işbirliği yapabilir ve yapmalıdır da! Burada belirleyici olan, Türkiye’nin güvenliği ve çıkarlarıdır. Bu kapsamda, NATO dolayısıyla müttefikimiz olan ABD ile de karşılıklı saygıya, güvene ve çıkara dayanan işbirliği yapılabilir, yapılmalıdır da. Ama Suriye konusu farklı! Çünkü; Suriye’deki çıkarlarımız ve güvenliğimiz ABD ile çelişiyor. Çünkü ABD; Suriye’de istikrar istemiyor, Suriye merkezi hükümetinin güçlenmesini istemiyor, Suriye’nin bir bölümünde aynen Irak’ta olduğu gibi Kürt Devleti’nin Suriye parçasını inşa ediyor.

Bu şartlar altında, Suriye konusunda hala ABD ile işbirliği yapıyor olmanın Türkiye açısından anlamı; tecavüzcüsü ile işbirliği yapmaktır. Ama Türkiye’yi yöneten iktidar açısından bu aynı anlama gelmiyor. Hatta Türkiye’ye tecavüz edilsin bile istiyor. Çünkü çok mesafe kat etmesine rağmen, kafasındaki Türkiye’yi yaratamadı.

İktidarın ve Türkiye’nin Bekası Ters Orantılı

İktidar, siyasi ömrünü uzatabilmek için ülkemizin çıkarları ve güvenliği hilafına ödünler vermekte ve hamleler yapmaktadır. Yani iktidarın bekası ile Türkiye’nin bekası ters orantılı duruma gelmiştir. İktidarın sürdürdüğü politikalar, artık çok belirgin şekilde Türkiye için güvenlik tehdidi oluşturmaktadır.

Türkiye, bütünlüğünü koruyabilmek ve terörle etkin bir şekilde mücadele edebilmek için bölge ülkeleri ile işbirliği yapmak zorundadır. Ülkemizin çıkarları ve güvenliği; İran, Irak ve Suriye ile ortak hareket edilmesini gerektirmektedir. Suriye konusunda farklı amaç ve hedeflere sahip ABD ile işbirliği yapmak; kafamıza kurşun sıkarak intihar etmek veya uçurumdan aşağıya atlamak anlamındadır. Hangisini beğenirseniz!

 

Bunun Adı Aptallık!

 

Bir kere yaparsan hata, ikinci kere yaparsan aptallık olur. Suriye’de Güvenlik Bölgesi ile Türkiye aptallık yapmaktadır. İlkini Irak’ta yaptık. Bu büyük bir hataydı ve Irak fiili olarak bölündü. Şimdi aynı hatayı Suriye’de tekrarlıyoruz ama buna artık hata denmez, dense dense ihaneti de içinde barındıran aptallık denir.

 

Huzuru Temin Harekâtı (Operation Provide Comfort); 1991’de Körfez Savaşı’ndan sonra, Kuzey Irak’taki Kürtleri Saddam Hüseyin’in saldırılarından korumak için ABD öncülüğünde Türkiye üzerinden gerçekleştirilen askeri operasyonun adıydı. Bu harekâtı uygulayan ve Türkiye’de konuşlanan hava gücü ise Çekiç Güç olarak adlandırıldı. Bu harekât; 1997-2003 arasında Kuzeyden Keşif Harekâtı olarak devam etti ve 2003’de yapılan İkinci Körfez Savaşı ile görevini tamamladı.

Tekrar ABD’nin Kucağına Atlandı!

Çekiç Güç’ün kurulmasının ABD tarafından açıklanamayan esas nedeni; Ortadoğu’da emperyalizmin çıkarları için elzem gördükleri Kürt Devleti’nin kurulmasına yönelik ana zeminin oluşturulması ve Irak bacağının inşasıydı. Özellikle Türkiye’ye bunu nasıl söyleyebilirlerdi? İnsani amaç, koruma ve huzur; işin göstermelik bölümüydü.

İktidar, Rusya ve İran’ın yanına bilinçli bir tercih nedeniyle değil, savrulduğu için ve biraz da Putin’in zekice yaptığı hamleler nedeniyle gitmişti. Ama iktidarın gönlü ABD’den yanaydı. Rusya yakınlaşması bilinçli değil, eski sevgiliyi kıskandırmaya yönelik bir hamleydi. ABD’nin de Türkiye’den ve özellikle iktidardan bölgede yürüttüğü projesinin tamamlanmasına kadar ihtiyacı vardı, daha iyisini de şimdilik bulamazdı. Ekonomi iflas etmiş, para bitmiş, satacak bir şey de pek kalmamıştı. Bir de üzerine halk desteği hızla eriyordu. İşte bu nedenle ABD’nin kucağına tekrar atlandı, S-400’ler hava savunma sistemimize entegre edilmeyerek, şimdilik depoya kaldırıldı.

TÜRKER ERTÜRK

Ahmet Kılıçaslan Aytar; PAZARLIK

PAZARLIK
5-7 Agustos toplantıları ardından ABD Büyükelçiliği, Washington’un “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek için ilk önlemlerin alınması,
Suriye’de  Kürtlerin kontrol ettiği  bölgede güvenlik koridoru  kurulmasında anlaşmaya varıldığını açıkladı.
ABD’nin öncelikle Türkiye’nin terörle mücadele amacıyla Suriye’nin kuzeyini işgal etmekle tehdit ettiği bir sırada krizin yayılmasını önlemeyi hedeflediği söyleniyor.
Anlaşmanın detayları kamuya açıklanmamıştır..
Ama Şanlıurfa’da varılan mutabakat sonrası kurulan Müşterek Harekat Merkezi’nde görevlendirilecek ilk Amerikalı askerler kente ulaşmış bulunuyor.
Bugün de Milli Savunma Bakanlığı Suriye Güvenlik Bölgesi üzerinde insansız hava araçlarının görev uçuşlarına başladığını duyurmuştur.

*
Bu noktada Türkiye, ABD’nin Suriye Kürtleriyle olan ortaklığıyla Türkiye ortaklığına ihanet ettiğini,
Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve  milislerin, ABD tarafından belirlenen bir terör grubu olan PKK ile ilişkili olduğunu savunuyor.
“Bir terörist grupla birlikte diğer bir terörist grupla mücadele edilemeyeceğini”  ileri sürüyor…

*
ABD ise iki terör örgütünün birbiriyle değiştirilebilir olamayacağını, Suriye’de YPG ile İslam Devleti’nin (İŞİD) eşitliğinin düşünülmesinin yanlış olduğunu savunuyor.
Üstelik Türkiye’nin ısrarının ironik olduğunu;
Çünkü Erdoğan ve ailesinin Suriye Savaşı’ndan  kâr sağlamak için İŞİD ve El Kaideci diğer gruplarla ortaklıklar yaptığını,
Ancak  ABD’nin YPG’ye ortak olmaya başlamasıyla birlikte şikayetçi olmasına dikkat çekiyor…
Ayrıca  bu anlaşmazlık sırasında Milli İstihbarat Teşkilatı’nı (MİT), diplomatik seçenekleri kısıtlamak üzere süreci hatalı ve yanlış istihbaratlarla kötüye kullanmakla itham ediyor…

*
2014′ te Obama, İŞİD’e verdiği destekten dolayı Türkiye’nin tutumunu tartışmaya açmıştı.
2 Ekim’de ABD Başkan Yardımcısı J.Biden, 23 Ekim’de Hazine Müşteşarı D.S.Cohen açıklamalarında;
Ankara’nın cihadçı gruplara destek vermek karşılığında;
Bu örgütlerin Suriye ve Irak halklarından çaldıkları petrolü Erdoğan ve ailesi üzerinden piyasaya sürdükleri suçlamasını getirmişti.
Ama Erdoğan’ın ısrarlı inkârı karşısında Joe Biden özür dilemişti…

*
Bugün Türkiye’nin İŞİD ile ilgisinin, Bosna-Hersek savaşı (1992-1995) sırasında,,
TSK’nın Kosova Kurtuluş Ordusunun  oluşum sürecine dâhil olmasıyla başladığına dikkat çekiliyor..
Buna göre TSK, MİT yönelimiyle  Sırp Ortodoks katliamı yapmak üzere ülkede etnik temizlik yapan Usame bin Ladin’in başında bulunduğu “Arap Lejyonu”na destek vermiştir!
Bu savaşta sağ kalan cihatçılar, Suriye’de organize edilen silahlı Arap gruplarına, yani IŞİD örgütüne katılmışlardır.

*
Savaşın seyrinde şimdiki MIT Müsteşarı Hakan Fidan Türkiye yönetimi ile NATO arasındaki irtibatı sağlıyordu.
Ayrıca  2011’de cihatçı örgüt üyelerini Kosova Kurtuluş Ordusunun terörizm faaliyetleri eğitimine katılmaları için Kosova’ya göndermişti.
Bu cihatçılar da daha sonra Suriye’ye saldırı eylemlerinde seferber edildiler.
Fransa’nın desteklediği Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO) mensup yüzlerce cihatçı da MİT kontrolünde Türkiye sınırından Suriye’ye giriş yaptı.

*.  
O sırada Irak’taki güçlerinden ve ABD’nin Irak Ordusu’na bıraktığı  ağır silahlar ve zırhlı araçlarla takviyeli IŞİD, Rojava’da Kobane’ye saldırmaktaydı.
Türkiye hükümeti ise PKK güçlerinin, IŞİD örgütünün kuşatmaya aldığı Kobane Kürtlerinin imdadına gitmek üzere kendi toprakları üzerinde gitmesine izin verdi!..
Ancak Ankara hükümetinin bu tutumu, ABD’nin ikna olmasına yeterli olmadı ve Washington yönetimi yine suçlamalarına devam etti.

*
2011’de Fransa ve Türkiye Libya’ya ve o dönemde ilan edilmemiş olan Suriye’ye karşı savaşı birlikte yürütmeye karar verdiler.
Anlaşma uyarınca Türkiye’deki Kürtler Suriye’ye sürülecek ve Suriye topraklarında yeni bir Kürt devleti kurulacaktı.
Mayıs 2011’de Libya’daki savaşta Türkiye  savaş açan bir güç olarak ortaya çıktı.  
Fransa ve Türkiye gizli servisleri  sarayda temizlik görevi yapan personel üzerinden ortak bir operasyonla,
Cumhurbaşkanı B. Esat ve Dış İşleri Bakanı Velid Mualim’e  suikast düzenlediler.
Ancak operasyon başarısızlıkla sonuçlandı.

*
Türkiye giderek dikkatini  Cizire’nin Rimelan bölgesindeki petrolün Kerkük’le aynı potansiyelde ve tüm Suriye’deki petrolden daha fazla olmasına yönlendirdi..
Petrol gelirlerine konmak, pastayı Kürtlere yedirmemek için;
MİT yönetiminde  Arap El Nusra Cephesi ve Müslüman Kardeşler örgütü hem Kürt köylerine hem de Alevi köylerine saldırarak katliamlar yaptı.
Kürtler ise bunu engellemek ve bölgenin kontrolünü bırakmayı istemediler.
Şimdilerde bölge tamamen Kürt Demokratik Birlik Partisi’ne (PYD)  bağlı Halkçı Koruma Birlikleri (YPG) kontrolünde bulunuyor.

*
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın halen İŞİD ile müşterek çalıştığı,
İŞİD’in yalnız kalmaması, saldırmaması ve Türkiye sınırına operasyon yapmaması,
Fakat Kürtlerin sınırdan 50 km. içerilere sürülerek mevzilerinin dağıtılması, kontrolündeki bölgelerin IŞİD’in eline geçmesi gibi bir durum destekleniyor.
Bölge demografisinin Sünni Arap ağırlıkta olmasına çalışılıyor.

*
Ancak El Kaide’nin Türk topraklarını kullanma kabiliyeti ve NATO üyesi olan Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşta oynadığı rol hakkındaki sorular oluşmuştur.
Artık Türkiye giderek  BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararlara aykırı davranmakla itham ediliyor.
Ekim 2014’te François Hollande, üç taraf arasında bir anlaşmaya varmak üzere, Elize Sarayında Erdoğan’ı resmen, PYD  eş başkanı Salih Müslim’i gizlice kabul etmişti.
Ancak 8 Şubat 2015’te Hollande, Suriye’deki Kürtlerin Abdullah Öcalan’a bağlı diğer eş başkanını resmen kabul edince Türkiye  öfkelendi.,
Böylece Türkiye’nin biricik ortağı taahhütlerine uymayan Fransa ile arası bozuldu.

*
Şimdi ABD’de, Türkiye’nin YPG, PKK ve üst düzey Kürt aydınları ve eylemcileri hakkındaki suçlamalarını kör bir şekilde kabul etmektense;
ABD istihbarat topluluğunun, Türkiye’de MİT’in apolitik ve güvencesiz kalmasını sağlamak için,
Birkaç yıl boyunca sağladığı her türlü istihbaratı  denetlemesinin  zamanı geldiği konuşuluyor.
Türkiye’nin ABD diplomasisine ve politika oluşumlarına müdahale etmek için istihbarat işbirliğini kötüye kullanıp-kullanmadığının anlaşılması isteniyor.
 
*
Böyle bir denetim, Merkezi İstihbarat Ajansı (CIA) ve  ABD Dışişleri Bakanlığı sonuçlarının garanti altında olduğunu bulabilir.
Ancak, daha büyük olasılıkla  son zamanlarda Türk dosyalarının hileli olarak ifşa edilmesi göz önüne alındığında,
Büyük bir yeniden değerlendirmenin mutlaka gerekli olduğu  düşünülüyor..

*
Her iki şekilde de Trump yönetimi ve Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in;
Bölgeyi on yıllardır etkileyebilecek ölüm kalım kararları verdiğinde,
Hiçbir yetkilinin Türkiye’nin  sözünün gerçeğe dayanıp dayanmadığına ilişkin diplomatik bir arayış içinde olmaması isteniyor..

*
Suriye’de  güvenlikli bölgenin kurulmasında pazarlıklar sürüyor.

14. 8. 2019