Türker Ertürk; DİKKAT ! TÜRKİYE İÇİN KIRMIZI ALARM !

DİKKAT! TÜRKİYE İÇİN KIRMIZI ALARM!

15 Temmuz Darbesini çok önceden yazan Amerikalı Neo-Con (Yeni Muhafazakâr) Michael Rubin, darbe girişimi sonrasında “Türkiye, bölünme sürecinin psikolojik aşamasını tamamladı ve Erdoğan tarihe ‘kibri uğruna Türkiye’yi yıkan kötü adam’ olarak geçecek. Türkiye, parçalara ayrılmış durumda. Sınırları yakında değişecek. Tek mesele; bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak, yoksa Türkiye’nin de dâhil olduğu bir federasyon mu, henüz belli değil” değerlendirmesini yapmıştı.

Rubin’in değerlendirmesinin kışkırtıcı (provokativ) ve kurgusal (spekülatif) yönlerini yok sayabiliriz ama içindeki bir gerçeği gözden uzak tutamayız, tutmamalıyız. Rubin değerlendirmesinde; “bölünme sürecinin psikolojik aşaması” derken; toplumun kutuplaştırılması (polarizasyon) ve ayrıştırılmasından bahsetmeye çalışmış. Biliyoruz ki, tarihteki tüm iç savaşların ve çatışmalı bölünme ve parçalanmaların öncesinde toplum mutlaka psikolojik olarak bölünmüş, kutuplaştırılmış ve birbirine karşı kamplaşmış duruma gelmiştir veya getirilmiştir. Yani durup dururken, dış dinamikler istedi diye hiçbir toplum birbiriyle çatışmaz, bölünüp parçalanmaz!

Dış Güçler Durumdan Memnun!

Demem o ki; AKP iktidarları bugüne kadar sürdürdüğü ama bilinçli ama bilinçsiz politikalarla toplumun kutuplaşmasına ve ayrışmasına neden olmuştur ve neden olmaya da devam etmektedir. Bu çok tehlikeli rotadan bir an önce dönülmesi; ülkemizin güvenliği ve bekası açısından yaşamsaldır! Türkiye üzerinde emelleri ve planları olan dış güçlerin, halen seyrettiğimiz rotadan pek memnun olduklarını söyleyebiliriz.

Geçenlerde, Amerika’da yaşayan ve düşünce kuruluşları ile yakın bağlantısı olan bir Türk dostum anlattı. Üst düzey bir ABD yetkilisi; “Türkiye’deki iktidar şu an kafamıza yapsa, sesimizi şimdilik çıkarmayız. Çünkü Türkiye’yi planlarımıza yönelik olarak istediğimiz rotada seyrettiriyor” demiş ve “Türkiye’deki iktidar da lideri burada yaşayan cemaat de bizim maşamız. Bugün bu maşanın uçlarının birbirinden uzaklaşmış olması, hatta birbiriyle kavga ediyor olmaları bizim amaçlarımıza hizmet etmedikleri anlamını çıkarmaz” diyerek durumu açıklamış kendisine. Bilmem siz katılır mısınız?

Sekülerizm ve Laiklik

Türkiye’nin hızla ayrışmasının, kutuplaşmasının ve çağdaş uygarlık rotasından uzaklaşmasının başat nedenlerinden birisi de laikliğin iktidarın dilimleme siyaseti ile aşındırması ve sulandırmasıdır. Laiklik; bir toplum için, özellikle de ezici nüfusu Müslüman olan toplumlar için adeta bir güvenlik konseptidir ve yaşamsaldır. Laiklik yoksa; iç barış, modern anlamıyla insan hak ve özgürlükleri, kadına saygı, akıl, bilim, felsefe (sorgulayıcı düşünce), sanat ve refah toplumu da yok demektir. Laiklik; aynı zamanda antiemperyalist tavır demektir. Çünkü dünya tarihi göstermiştir ki; emperyalizm kitleleri din yoluyla bölüp parçalamış ve sömürmüştür. Laiklik; aydınlanmanın ve Ortaçağdan çıkışın işaretidir.

O zaman en önemli soruya geliyoruz; laiklik nedir, ne değildir? İşin kötüsü anti laik tavır içinde olmayanlar bile ülkemizde tam olarak laikliğin ne olduğunu doğru dürüst bilmezler. Alacağınız yanıt genellikle “din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır” şeklinde olur. Bu doğrudur ama yeterli değildir. Bazıları da kimisi cehaletten, kimisi art niyetten sekülerizm ve laiklik ayrımı yapmaya çalışır. Beyhudedir, aralarında milim fark yoktur!

Laiklik Nedir?

Laiklik; en özet anlatımıyla dini sınırlandırmaktır. Bu sınır; inanç ve itikattır. Yani dinin insanların bireysel ve öznel alanın dışına çıkmasına müsaade etmemektir. Laikliğin en önemli özellikleri, olmaz ise olmazları;

Dinin;

  • Devleti,
  • Siyaseti,
  • Hukuku,
  • Eğitimi

esir almasının ve hükmetmesinin önüne geçilmesi ve engellenmesidir. Devletin dini olmaz; din, mezhep veya dinsizlik insanların özgür iradelerinin bir sonucudur. Devlet bunlara karışmaz, yönlendirme ve baskı yapmaz. Bu sistemde, her türlü inanç ve ibadet özgürlüğü güvence altındadır. Laik bir toplumda, toplumsal yaşamın referansı akıl ve bilimdir, din değildir. Bugün dünya yüzünde, dinin devleti, siyaseti, hukuku ve eğitimi esir aldığı ama ileri gidebilmiş tek bir ülke veya toplum yoktur.

 

Laiklik Yoksa, Ahlak da Yoktur!

Farklı farklı laiklik tanımı yoktur. Tek fark; zaman içinde dinsel reformlarla dini sınırlayan toplumlar (İngiltere gibi) dine daha yumuşak sınırlar çizmiş, dinde reform yapamayan Fransa ise 1789 Devrimi sonrası daha sert sınırlar çizmek zorunda kalmıştır. Bu fark tarihi gelişimin doğurduğu farktır, özde bir fark yoktur.

Hala Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının temel ilkesi laiklik olmasına rağmen iktidar arka bahçesini büyütmek ve hiç iktidardan gitmemek için laikliği adım adım yok ederek ve dinin devleti, siyaseti, hukuku ve eğitimi esir alması için elinden geleni ardına koymayarak ağır bir anayasa ihlali yapmaktadır. Laikliğin yok edilmesinin bırakın iç barışımızı dinamitleyişini, bizi çağdaşlıktan, üretimden, akıldan ve bilimden nasıl uzaklaştırdığını ve bu gidişin ahlaklı bir toplum yaratmayacağını ve yaratmadığını sanıyorum görüyorsunuzdur!

Düşünüyorum, Öyleyse Varım!

Günümüzden 400 yıl önce yaşamış olan Fransız filozof René Descartes’in; Latincesi ile “Cogito ergo sum”, Türkçesi ile “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözlerinde kastedilen düşünce kurgusal değil, sorgulayıcı, bilimsel düşüncedir. Sorgulayıcı ve bilimsel düşünce ise ancak ve ancak bağımlı olmayan, biat kültürü ile yetiştirilmeyen, özgür akıllar tarafından yapılabilir. Bu da laik eğitim sistemi ile sağlanabilir. Laik olmayan eğitim ise düşünmeme disiplinini topluma kurgular!

 

Descartes’den 300 yıl sonra, günümüzden ise yaklaşık 100 yıl önce doğan yine Fransız bir filozof olan Albert Camus bir adım daha ileri gidiyor ve “Düşüncesini eyleme çeviren, itiraz eden, hayır demesini bilen ve başkaldıran insandır” diyor. Ne diyorsunuz, bugün Fransa’da direnen “Sarı Yelekliler” bu filozoflardan ilham mı almışlardır?

TÜRKER ERTÜRK 

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; 1789,İSLAMCILIK,SARI YELEKLİLER VE GEZİ’YE SELAM

1789, İSLAMCILIK , SARI YELEKLİLER VE GEZİ’YE SELÂM
Fransa geçen yılın  pompa fiyatında yüzde 20 artışa yol açan akaryakıtta vergi artışı yaptı.
Toplumsal eşitsizliğe karşı bastırılmış öfkenin dizginsiz bir şekilde taşmasına tanık olundu…
Her kesimden yüzbinlerce Fransız bütçelerini ağırlaştıran bu zammı protesto etmek için,
Dört haftadır her Cumartesi flüoresanlı sarı ceketler giyiyorlar.
Karayollarını barikatlar ve yavaş hareket eden kamyon konvoylarıyla kapatıyor,
Yakıt istasyonlarına, alışveriş merkezlerine ve fabrikalara erişimi engelliyorlar…
“Sarı Yelekliler” hareketi, Fransa’da “6. Cumhuriyet”e giden yolu açmış görünüyor…
 
*
O sırada demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin çokça tartışıldığı, yönetiminde  İslamcı cihadizmin yaşandığı Türkiye’de
Erdoğan Fransa’daki gelişmeleri şöyle değerlendirdi.
“Umarım yakında Paris sokaklarında “Zulüm 1789’da başladı” yazıları görmeyiz.
Avrupa demokrasi dersinden de, insan hakları dersinden de, özgürlükler dersinden de sınıfta kalmıştır.
Üzerinde çok titredikleri güvenlik ve refah duvarları, mülteciler veya Müslümanlar tarafından değil bizzat kendi vatandaşlarınca sarsılmaya başlamıştır” dedi.    
Türkiye’de bir kez daha insanların yüzü kızardı ve  utandılar…
 
*
Çünkü Erdoğan’ın bu eleştirisinin muhatabı olan  çağdaş insanların kültürü;
Aristoteles’in “İnsanların politik kapasitesi gelişime açıksa, devleti doğanın yüce bir gerekliliği olarak ele alması gerekir.
İnsanın bir medeniyet kurma olasılığı, gücünün sınırıyla birlikte bahşedilen akla da bağlıdır” düşüncesinden neşet ediyor.
 
*
Nitekim insanlar uzun bir süreçte “Din’in” özel bir mesele olduğu düşüncesinde yetkinleşmiş,
Vicdan özgürlüğü adına inananların inanmayanlar aleyhine sahip oldukları tüm kamusal ayrıcalıklar kaldırılmış,
Din’in Devlet içinde egemen güç haline gelmesi reddedilmiştir.
 
*
Nihayet 1789’da Fransız Devrimi ile  Fransa’daki mutlak monarşi devrilmiş, yerine cumhuriyet kurulmuş,
Roma Katolik Kilisesi ciddi reformlara gitmeye zorlanmıştır.
1789 tarihi çağdaşlığın bir dönüm noktasıdır, insan toplumlarının gelişiminin en büyük kaynağıdır.  
 
*
1789’da  devletin kanun çıkarmasının günahkâr insan işi olduğu kabullenilmiş,
Tanrı’nın devlet hayatında ortaya çıkan tarafsız ve görünür iradesine sorgusuz biat kalkarken,
Sonuçta bunu başarabilen kimi ülke özgür akıl ve vicdan üzerinden Çağdaşlığın ve Özgürlüğün temsilcisi olmuştur.
Bugün, çağdaş devletlerin ezeli karakterini, bu birikimle demokrasi kültüründe pekişmiş insanların yasal teşkilatı olan milletler oluşturuyor…
Söz konusu bir Yahudi Milleti, Hristiyan Milleti ya da İslam Milleti değil Fransız Milleti, Alman Milleti, Türk Milleti’dir…
 
*
Bugün bu çerçeveden iki sonuç beliriyor.
1- Devletler yaşamı olanaklı kılmak için yasal biçimde oluşturulmuş insanlar topluluğu olarak devam ederken,
Eşit derecede bağımsız güçlere karşı kendisini ortaya koymak için kesinlikle güçlü olmak zorundadır.
Bu milletlerin sürekli çatışması, düşmanlıkların bastırılması arzusundan doğan tarihin büyüklüğü anlamına geliyor. 
2- Milletlerin doğasını oluşturan var olmak, geleceğe sahip olmak hakkı tarih boyunca dünya imparatorluğuna karşı verilen doğal tepkidir.
Bu nokta da evrensel bir egemenliğin oluşamayacağını, uluslararası çelişkilerin çözülmesinin nihai olanağının bulunmadığını, millet fikrinin baskın bir politika olduğunu,
Milletlerin medeniyetlerinde yükselme eğiliminin milletler arasındaki farkı kesin olarak belirleyen unsur olduğu sonucudur…
Bunlar bugünün insan  topluluğunun olmazsa olmaz esaslarıdır… 
 
*
Madem devletler yasal açıdan üzerindeki herhangi bir güce tahammül edemeyeceği kadar mutlak bir ahlaki üstünlüğe,
Düşmanca etkilerden korunmak için  türlü kaynakları gerektiren esnek ve göreceli yasal egemenliğe sahip ve bunu temel standart haline getirmiştir;
O halde iki ayrı fikir mevcut olmaz ve tarihinde hiçbir siyasi, ekonomik ve sosyal birikimi olmayan İslamcılığın demokrasi kültürüne sahip olduğu boş bir iddia olmaktan ileri gitmez.
Bu yüzden hiç bir devlet ve millet geleceğini bu tür boş iddialarla bir diğerinin ipotek kurmasına izin veremez, hiç bir hakemi de kabul edemez…
 
*
O nedenle Erdoğan’ın Fransa’ya eleştirisi boştur. 
Çünkü çagdaş ülkeler çoktan beri dünyada bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere, bölgeye, dünyaya yayılma olasılığı yüzünden birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine,
birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmeye, fikir ayrılıklarını barış görüşmeleriyle çözmeye yönelmiştir…  
 
*
Şu anki Fransa 5.Cumhuriyeti, Charles de Gaulle’ün 1943′ te karargahını Cezayir’e taşıması, Fransız Ulusal Kurtuluş Komitesi’nin başına geçmesi,
1944’te Paris’e dönerek  bir dizi siyasi mücadele vermesinin ardından,
Mayıs 1958’de, Cezayir’deki Fransız birliklerinin 4.Cumhuriyet yönetime karşı başlattıkları ayaklanmanın ülkeyi iç savaşa doğru sürüklemesi üzerine,
Cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle kuruldu.
 
*
De Gaulle, yurttaşların kendisini ancak bir bunalım döneminde kabul edebileceğini öngörüyordu.
Bu yüzden kamuoyunun desteğini sürekli kılmak amacıyla parlamentodaki “partiler sistemi”nin gücünü kırmak zorunda olduğuna inandı.   
Önce cumhurbaşkanının hükümet politikalarını denetleme yetkisini kabul ettirdi sonra da seçimler ya da referandumlar aracılığıyla bu denetimi sürekli kılma taktiği uyguladı…
 
*
De Gaulle’nin en etkili eleştirmeni  François Mitterrand, General’in iktidara dönüşünü “darbenin kalıcı olması” olarak kınadı
Onu Cezayir’deki olayları planlamakla itham etti.
Bu yüzden 5.Cumhuriyet’in  yasadışı olup olmadığı sorusu, Fransız çağdaş anayasal doktrininde ve halk arasında mütemadiyen tartışıldı.
 
*
Büyük partiler 2017 başkanlık seçimlerinde yeni bir anayasanın hazırlanması ve bir parlamento sistemi ile  6.Cumhuriyetin kurulmasını savundular.
Güçlü bir cumhurbaşkanına dayalı mevcut “yarı-başkanlık” rejimi için hoşnutsuzluklarını  toplumla paylaştılar.  
5.Cumhuriyeti “Cumhuriyetçi bir monarşi” olarak tanımlanmaya başlandı… 
 
*
Cumhuriyetçi bir monarşide, üstelik uluslararası  ölçekte genişleyen  tüm halklar için belirleyici olan,
Ücret kesintileri, artan sömürü, büyüyen işsizlik, toplumsal eşitsizlik, kapitalist savaş yöneliminin eşlik ettiği çöküşle,
“Hangi siyasi strateji temelinde mücadele edilmelidir” sorusu sorulmaya başlandı…  
 
*
5. Cumhuriyet döneminde yürütme organının aşırı gücü hakkında uzun zamandır sorular olsa da; 
Cumhurbaşkanı’nın hesap vermemesi konusundaki eleştiriler, E. Macron’un döneminde zirve yaptı…
Cumhurbaşkanı E.Macron, siyasi partilerin hiçbirine üye değildir.
La Republique en Marche (Hareket Halindeki Cumhuriyet)  hareketinin başkanıdır.
 
*
Macron ile birlikte  5..Cumhuriyet’te,  Fransa cumhurbaşkanının Ulusal Meclisi kendi takdirine bağlı olarak çözmesi sorgulanmaya başladı.,.
Başbakan’ın, cumhurbaşkanının yetkisi altında olması ancak başbakanın meclise de yanıt vermesinin;  
Çifte sorumluluğunun  Fransa’nın ve Napolyon saltanatının 1814 Şartı ile birlikte yaşadığı “sınırlı bir monarşinin” birincil özelliği olmasına, 
Üstelik 4 Haziran 1958’de Charles De Gaulle 5. Cumhuriyeti’nin esasını oluşturmasına itirazlar yükselmeye başladı.
 
*
Ne ki, gücün kişiselleştirilmesi  bugüne kadar devam etti. 
Mesela  2018 Temmuz’unda, Macron’un “Güvenlik Görevlisi ” olarak görevlendirdiği 26 yaşındaki Alexandre Benalla’nın,
1 Mayıs gösterilerinde çevik kuvvet kılığına girip protestocuları dövdüğü görüntülerinin çıkmasından sonra,
Benalla’ya kimseye tanınmayan ayrıcalıkların sağlandığının öğrenilmesiyle kopan skandalda;
Başkan Emmanuel Macron, “Sorumlu olan tek kişi sadece benim. Beni almaya gelsinler ” diyordu!
 
*  
Macron’un seçildikten sonra “Beni seçtiniz, şimdi bana yönetmeme izin veren bir meclis verin” ifadesi de bu anlamdaydı.
Ama  Fransız seçmenlerin bir sonraki parlamento-başkanlık seçimlerinden önce cumhurbaşkanını sorumlu tutması mümkün değildi… 
 
*
Fransız cumhurbaşkanının  tam dokunulmazlığı sadece istisnai durumlarda kaldırılabiliyordu..
Üstelik Fransa’da birçoğu 5. Cumhuriyet’in dikkate değer ölçüde dayanıklı olduğunu düşünmektedir. 
Ama bunlar tek başına meşruiyet erozyonunu maskelemek için yeterli değildir…
 
*
İşte “Sarı Yelekliler Hareketi ” Fransız toplumundan hareketle giderek Avrupa’da yönetimlerin meşruiyetini sorguluyor.
Emmanuel Macron’un seçmenler nezdinde aldığı onay batmaya devam ediyor .
Yeni bir anayasa ve bir parlamenter sistem ile 6.Cumhuriyet’in kurulup kurulmayacağı sorusu sıcak bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.  
 
*
Türkiye, İslamcılık ve tek adamcılık ile değerli zamanından kaybediyor.
 
11.12.2018
AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

FARKLAR VE BENZERLİKLER

        Farklar ve Benzerlikler

 

Sarı Yelekliler, Fransa’da uzun yıllar dillerden düşmeyecek güçlü bir protesto fırtınası estirdiler.

İçinde çok farklı siysi guruplaşmaların yer aldığı, bir parti yada sendikanın önderliği altında yürütülmeyen protestoların bundan sonra kısmi tavizler sonrası yatışması bekleniyor.

Avrupa’da iktidarı ele geçiren sağ ve muhafazakar partilerin birbirinden küçük farklılıkar gösterdiği temel ekonomi politikaları esas olarak kamu harcamalarından kesintiler, adaletsiz vergi sistemi, artan issizlilk oranı gibi kapitalist sistemin, şimdilerde neoliberal olarak adlandırılan daha ‘vahşi’ yorumu nun uygulanması.

Bu yoruma karşı çıkan politikalar ise Avrupa’nın Neoliberalizm öncesi, sosyal demokrat iktidarlarına ait yaygın kamu harcamaları, sosyal adaletçi bir vergi ve ücret politikası, üretime dönük ekonomi paketlerinden oluşan kapitalizmin Sol-Sosyal demokrat yorumu.

Kamu Harcamalarından kesintiler ve vergi adaletsizliği uzun bir süredir İngiltere’de de kitleleri yaygın protesto hareketlerine çekiyor. İngilterede Avrupa genelinden farklı olarak hareketlere, net görüntülerle olmasa bile, ana muhalefet partisi İşçi Partisi ve bu partiye güçlü bağlarla bağlı olan İşçi Sendikaları önderlik ediyor. Güçlü Muhalefet Partisi nin taraf olması, Avrupa’da kitlesel protestolarla, İngiltere’dekiler arasındaki temel farklardan birisi. Çünkü yaşamından hoşnut olmayan düşük gelir guruplarının destekledikleri ve iktidar alternatifi olarak gösterilebilecek düzeyde bir Siyasi parti mevcut.  Üstelik bu olasılık, Muhafazakar Parti’nin  Brexit çıkmazı nedeniyle içine düştüğü zaafiyet nedeniyle giderek güçleniyor. Protestoların iktidar değişikliği hedefiyle yönlendirilmesi, özellikle önümüzdeki hafta Salı günü yapılacak parlamento daki Brexit oylaması sırasında Londra’da ciddi sonuçlara yol açabilir.

Fransa ve kısmen Belçika’da yaşanan sarı yelekliler protestoları, sokak ve polisle sürtüşme-çatışma yönü yüksek ancak parlamento da temsil açısından zayıf kalan gösteriler olarak kaldılar. Düşük gelirli halk kitlelerinin partisiz desteğini büyük ölçüde almayı başaran Sarı Yelekliler, Cumhurbaşkanı Macron’dan bazı tavizler elde ederek geri çekilirlerse, ileriye dönük olarak kurumsallaşma çabalarına girişebileceklerdir.

Kitlesel Protesto geleneği, Avrupa dışında Türkiye’yi de içine alacak bir biçimde irdelendiğinde farkların çok daha büyüdüğü ve nitelikse bir karakter kazandığı görülüyor.

Herşeyden önce  Macron ekibi, Sarı yelekliler hareketini şeytanlaştırma ve yasadışı hale getirmeye çalışmıyor. Türkiye’de farklı talepler içermekle birlikte biçimsel olarak salt bir protesto hareketi olarak kalan ‘Gezi’, hala sürdürülen davalarla dış güçlere bağlı bir terör hareketi olarak yasadışı hale getirildi.  Gezi’de ölümle yada ağır yaralanmalarla sonuçlanan tüm hareketler ise polis güçlerinin saldırılarıyla ortaya çıkmıştı. Kısacası her türlü protesto hareketine karşı Avrupa’daki sağ hükümetlerin tutumu, Türkiye ile kökten farklı bir rota izliyor.

Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında Protestoların içeriği ve niteliği arasındaki en önemli fark ise, Türkiye’de görülecek muhalefet hareketlerinin, salt ekonomik sisteme değil, bir bütün olarak Siyasi-ekonomik rejime yönelmek zorunda oluşu.  Türkiye’de muhalefet bloklarını oluşturan halk kitlelerinin talepleri sadece ekonomik olmakla kalmıyor. Türkiye’de son 15 yıl içinde ortaya çıkan değişiklikler sonucu Ülkede doğan ortam,  halk kitleleri için eğitim, laiklik, adalet, hukuk devleti, kadın ve insan hakları gibi hayatın tüm alanlarında mutlak bir değişimi zorunlu kılıyor. Bu nedenle Türkiye’de Avrupa benzeri salt ekonomik taleplerle yaşanan bir protesto eylemi beklenmemelidir.

Türkiye’nin Sarı Yeleklileri, yola çıkarlarsa, mücadelelerinin çok daha sancılı ve uzun vadeli olduğunu bilerek hareket etmek zorundadırlar. Zira talepler, bir protesto eylemi ile karşılanmanın çok ötesinde devlet yapısının yeniden organize edilmesi, Cumhuriyet ve Demokrasi ilkelerinin uygulanması hakkında olacaktır. Kadınların,çocukların yaşam haklarının garanti edilmesi, laik sisteme dönülmesi, parlamento nun yeniden egemen hale getirilmesi Avrupa’da değil, Türkiye’de arkasında seferber olunacak İnsanın Doğal hakları olarak gündemin birinci sırasında …

Mahir Tan             LondraPosta-Londra          

 

        

Ahmet Kılıçaslan Aytar; SAVAŞ EKONOMİSİ

SAVAŞ EKONOMİSİ
TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik, Yüksek İstişare Toplantısında konuştu.
1- Her sektörde nakit sıkışıklığı hissediliyor. 
2- Kredi daralması tüm hızıyla sürüyor.
3- Mart’a göre faizler 11 puan, kur ise yüzde 40 yükseldi.
4- Talepte ciddi düşme var.
5- Son 9 yıldır kesintisiz büyüyen ekonomimiz artık küçülüyor,
Başlıklarıyla bir “Türkiye Panoraması” çizdi…
 
*
Ardından,
1- Ekonomide inat olmaz, ekonominin kuralları bellidir.
2- Keyfi uygulamalar piyasa dengesine zarar verir, acele ile alınan kararların yerine uzun vadeli politikalar tercih edilmelidir.
3- Ekonominin alabora olmamasının yolu yapısal reformlardır.
4- Özgürlük alanlarının genişletilmesi elzemdir.
6- Değişen dünyada ayakta kalmak için pozisyonumuz Batı’dan yana olmalıdır. 
7- Dış ilişkiler ve ekonomi birbirinden ayrı düşünülemez.
8- Hepimiz aynı trendeyiz ancak aynı trende olmak herkesi aynı yolun yolcusu yapmaz, mesajlarını verdi…
 
*
Başkan Bilecik, mesajlarını veredursun;
Erdoğan’ın olmazsa olmazı, ağırlıklı olarak İslam din ve gelenekleri ile uyumlu bir ekonomik ve siyasi düzeni,
Balkanlarda, Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Kafkasya’da teşvik etmektir.
Bu çok pahalı işi, 2003-2017’de Türkiye’ye yabancı sermaye yatırımı girişindeki büyük artıştan karşılamayı öngördü.
 
*
Ama gelen yabancı sermayenin önemli bölümü, inşaat sektörüne yatırıma geldi ve büyümeye bir defalık katkı yaptı. 
Ya da yabancı sermaye yeni yatırımdan çok özelleştirmelerden mevcut tesisleri ve şirketleri satın almak için kullanıldı.
Kârlar da yeniden yatırıma sokulmak yerine malî piyasalarda spekülatif faaliyetlere yöneltildi.
Kâr oranları, yalnızca şirketlere ve finans kurumlarına akan ulusal gelir kısmının arttırılmasıyla ayakta tutulabildi ya da yükseltildi.
Ama üretkenlik artışı ya da ulusal gelirler düştü.
Sonuçta firmaların kâr-zarar hanesi  yukarıya çıktı ama bir bütün olarak reel ekonomide daha fazla durgunluğa yol açıldı.
Giderek dayatılan ve artan bugünün kümülatif yoksullaşmasına ulaşıldı…
 
*
Erdoğan hâlâ Osmanlı’nın eski topraklarında Ortadoğu’da ağırlıklı olarak İslam din ve gelenekleri ile uyumlu bir ekonomik ve siyasi düzeni oluşturmaya çalışıyor…
Tıpkı Kuzey Kıbrıs’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne dönüşmesi gibi,
Cerablus ve Afrin’de askeri müdahalelerle ve İdlib’te de-eskalasyon bölgesi sorumluluğu göreviyle;
Kuzey Suriye’yi askeri, ekonomik ve politik olarak Türkiye’ye bağlamaya çabalıyor.
 
*
Ancak ABD, bu politikasıyla Türkiye’ye karşı  şimdilik oyalama taktikleri uyguluyor.
ABD her geçen gün Kuzey Suriye’deki mevzilerini güçlendirirken,
Türkiye, Kuzey Suriye Menbiç’te ABD tuzağında çırpınıyor.
Ama bir gerçek hiç değişmiyor ve askeri harcamalar sınır tanımıyor.  
 
*
Yeni köprüler, tüneller, yollar ve büyük inşaatlar iş yaratıyor ama özgürlük sağlamıyor. 
Altyapı veya savaş harcamaları sadece ekonomik bir illüzyon oluşturuyor.
Ulusal borçlar ve askeri harcamalar yükselirken;  
Bir ülkenin harcama yaparak nasıl ekonomik refah yanılsaması oluşturduğunu gözden geçirmenin tam sırasıdır.
Bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılalarını daha yüksek bir seviyeye çıkarabilmesinin bir yolu,
Bütçe harcamaları vasıtasıyla altyapısına veya savaşa dayalı sahte bir ekonomi inşa etmekten geçiyor
Ama artık Türkiye’nin bu manipülasyondan vazgeçmesi gerekiyor…
 
*
1930’larda Almanya’nın bir savaş makinesine dönüşmesi, militarizasyona yönelik büyük bir ekonomik harekete en iyi örnektir.
Ne yazık ki, bu tür harcamalar hızla bir borç duvarı oluşturuyor!
II. Dünya Savaşı’ndan önce  Adolf Hitler, Almanya’nın yeniden canlanan ekonomisinin ardındaki yol gösterici olduğu sanılıyordu.
Ama Hitler’in ekonomi ile ilgili  görüşleri, öncelikli hedefleri arasında ikincil önemdeydi..
 
*
1920’lerde I. Dünya Savaşı ve Almanya’nın hiperenflasyon döneminin sıkıntıları,
1929’da Büyük Buhran, Hitler’in 1933’te Almanya Şansölyesi olabileceği bir ortam yaratmıştı.
Onun önderliğinde  bir  Reichsmark (İmparatorluk Mark’ı) Fonu oluşturuldu.
Bu Almanya’nın bütçe açığı ve muazzam ulusal borç ile oluşturacağı bir alan yaratarak yeniden toparlanmasını sağlayacak bir plandı…  
 
*
Getirilen ekonomik düzenlemeler ve alım satımın serbestleşmesi ile ekonomik hayatın canlanması döneminde;
Otoban ve silah üretimi gibi ekonomik canlandırma projelerine yatırımlar yapıldı.
Mesela Otoban Projesi’nin fonu, Kurt von Schleicher’in finanse ettiği finansmanla oluşturuldu ve Reinhardt Programı  hayata geçirildi.
Ama karayollarını kuran müteahhitlere ödemeler Reichsmark (İmparatorluk Markı) ile değil,
Maliye Bakanlığı’nin belirli bankalarla oluşturduğu  bir İş Yaratma Konsorsiyumu eliyle bu bankaların tahvilleriyle ödendi.
Tahviller herhangi bir zamanda Reichsbank’ta   nakde çevrileblliyordu.  
Bankalar ayrıca  hizmetleri karşılığında Reichsbank  kredileri kullandılar.
Reichsbank ise karşılığını Maliye Bakanlığı tarafından vergilerle garanti edilen sabit bir program çerçevesinde  aldı. 
 
*
Sonuçta istihdam ve  ücretler  yükseldi.
Ancak birçok insanın unuttuğu bu hikayede; refah sahte ve geçiciydi.
Hızlı büyüme sadece ekonomideki gerçek problemleri gizledi.
Giderek birçok insan için  her konuda  her ihtiyaçta kıtlık yaşanmaya başladı…
 
*
Savaş temelli bir ekonominin başlıca problemi sürdürülebilirlik konusudur.
Bir ordunun sürdürülmesi pahalıdır ve savaş başlıca yıkıcı güçtür.
Tek gerçek kazananlar, silah üreten ve hasar görenleri yeniden inşa etmek için büyük sözleşmeler imzalayanlardır.
 
*
Altyapı da atık harcama alanına kayma potansiyeline sahiptir.
Gereklilikten ziyade politik motivasyonlar tarafından yönlendiriliyor.
Harcama için harcanan paranın çoğu, genel olarak büyük maliyet aşımlarıyla finanse ediliyor ki, bu sadece bir para kaybıdır.
 
*
Bütün bunlar belirli bir projeye olan ihtiyaç ve temel aldığı vizyonun kalitesi hakkında sorular sorulduğunda ortaya çıkıyor.
Altyapı harcamaları,genellikle borç yaratma yoluyla finanse edilen uzun vadeli bir yatırımdır.
Borç genellikle on yıllarca ve projenin tamamlanmasından çok sonra devam ediyor.
Ama beraberinde ekonomik  büyümenin yanılsamasını geliyor!’
 
*
Ne yazık ki, bu tür projeleri tasarlayan pek çok kişi ve politikacı,
Bugün daha çabuk bir düzelme ya da daha iyi bir gelecek inşa etmeye odaklanmak yerine büyümeyi teşvik etmekle daha çok ilgileniyor…
 
*
Erdoğan’ın hızla Barış’ı düşünmesi,   
Barış’ı yaşaması,
Barış’ı kollaması gerekiyor. 
 
*
Geri kalan haramdır!
Ama Erdoğan bundan gayrısını da bilmiyor…
 
 
9.12.2018
AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; ORTADOĞU’YA YENİ SAHNE

ORTADOĞU’YA YENİ SAHNE
Amerika’nın gelecek başkanlık seçimine iki yıldan fazla zaman var.
Ancak Başkan D.Trump  2020 seçim yarışı için şimdiden kolları sıvamış,
Hatta seçim sloganını “Amerika’yı Harika Tutun”  olarak  belirlemiş bulunuyor…
 
*
Trump, göreve geldiği günden beri Küresel Liberal Sistemi;
Tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulması için sermaye ihracının bolca yapıldığı,
Dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşıldığı,
Toprakların en büyük kapitalist güçler arasında bölüşümünün tamamlandığı bir durumdan çıkarmayı vazife edinmiştir.
 
*
Bunun yerine her türlü güvenliği sağlanmış,             
Amerikalıların çıkarlarına hizmet etmeyen ama çıkarlarını azami düzeyde tutmak için ABD’nin imkanlarını araçsallaştıran,
Gelişmiş ve istikrarlı ülkeler ile emperyal küreselleşmeyle henüz bütünleşmemiş istikrarsız devletlerin, 
ABD ekonomisine yeniden yatırım yapmasını sağlamak,
Böylece yeni bir emperyalist çağa geçmenin kararlılığını gösteriyor.
 
*
Bu hedefi peşinde Trump, 2018’in büyük bir bölümünü Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran’a karşı sert bir şekilde konuşarak geçirmesine,
İsrail- Filistin arasında “Yüzyılın Barışı ” olarak adlandırdığı anlaşmayı yere göğe sığdıramamasına rağmen;
Şu an itibariyle Rusya ile en iyi ilişkiye sahip olma,
Amerika’nın Çin ile olan büyük ticaret açığını silme, 
Kuzey Kore’nin nükleer ve uzun menzilli balistik füzelerinden kurtulma,
İran’ın genişlemeci ve tehlikeli tasarımlarının mutlaka engellenmesi sözlerinin oldukça uzağındadır. 
İsrail- Filistin arasında “Yüzyılın Barışı” anlaşması ise  şartların olgunlaşmasını bekliyor… 
 
*
Trump, ABD’nin   Rusya’nın Devlet Başkanı V.Putin ve Rus elitini  kabul etmesi konusunda çok istekliydi.
Temmuz’da Putin ile Helsinki Zirvesi’ndeydi.
Amerikanın düşmanı olarak kabul edilen bir ülkenin liderine ciddi bir hayranlık gösterdi ve “olağanüstü bir ilişki” sergiledi.
 
*
Ama Trump geçen hafta sonu düzenlenen G20 Zirvesi’nde,
Rusya’nın Ukrayna gemilerini ve mürettebatını ele geçirmesinin ardından  Putin ile planlı ikili görüşmeyi iptal etti.
Rusya’nın bu eylemini “Ukrayna gemilerinin ortak sularda bulunma hakkına sahip olduğu için bir saldırganlık eylemi” olarak gördüğünü açıkladı.
 
*
Halbuki Ukrayna donanması, 25 Kasım 2018’de Kırım’da Rus kıta sahanlığını kasten ihlal etmişti.
Hem de Kerç olayından bir kaç gün önce Doğu Akdeniz’de bekleyen USS Harry Truman uçak gemisinden kalkan,
ABD ve İsrail keşif uçaklarının bölge üzerinde uçtukları tesbit edilmişti.
Her şeyi Washington ve Tel Aviv’in ortak olarak hazırladığı ama tedbir alınması gerekli bir provokasyon olduğu açıktı.
Rusya olaya karışan üç küçük Ukrayna gemisini alıkoydu…
 
*
Trump, Şubat’ ta ilan ettiği nükleer caydırıcılık ve savunmaya yönelik ABD’nin ana politikası olan “Nükleer Duruş İncelemesi”nde, 
2010′ dan itibaren dünyada artan nükleer silah tehditlerine karşı nükleer silahların yayılmasını önleme ve nükleer silah sayısını azaltma taahhüdünde bulundu.
Ekim’de Rusya’nın anlaşma şartlarını yerine getirmemesini esas aldı.
Washington’u 1987’de Sovyetler Birliği ile imzaladığı Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) çekeceği ültimatomunu verdi.
 
*
Aslında ABD düşük verimli, daha kullanışlı nükleer başlıkların konuşlandırılması konusunda gelişiyordu.
Uzay Kuvvet Komutanlığını da kurmuştu.        
Rusya ile bir çatışma halinde, ABD hem caydırıcı gücünü daha düşük verimli silahlar kullanarak yükseltebilecek,
Hem uluslararası arenada işlediği her türlü eylemin sorumluluğunu reddetme fırsatı bulacak, 
Hem de küçük ekonomisiyle Rusya, ABD ile yüksek teknolojili bir silahlanma yarışında rekabet  etmenin çırpınmasında olacaktı.
 
*
Nitekim 4 Aralık’ta Dışişleri Bakanı M.Pompeo, ABD’nin Rusya’nın ihlallere devam etmesi halinde anlaşmadan 60 gün içerisinde çekileceğini açıkladı.
Putin, ABD’nin bu adımı atması halinde dünyanın daha tehlikeli bir yer olacağını,
Askeri güç dengesini sağlamak için harekete geçmek zorunda kalacağını bildirdi! 
Böylece Trump, Rusya ekonomisine darbe vurdu, Rusya’nın savunma harcamalarını yöneltmeye ve ilerlemesini engellemeye başladı…
 
*
Öte yanda Başkan Trump’ın Çin ile olan ticaret savaşının temeli sağlam olsa da,
Yöntemleri büyük ölçüde eleştiriliyor, bu nedenle kimi ABD işletmesi de  zarar görüyordu.
G20 Zirvesi’nde Trump’ın Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile yaptığı görüşmede,
ABD ve Çin mali piyasaları sarsan, dünya ekonomik büyümesini tehdit eden  ticaret anlaşmazlıklarında 90 günlük bir ateşkese ulaşıldı.
 
*
İki taraf,  mevcut tarifeleri daha da yükseltmeden ve diğer ürünlere yeni tarifeler getirmeden  ticaret kısıtlayıcı önlemlerin artmasını engellemeye karar verdi.
Karşılıklı saygı, eşitlik ve yarar temelinde  meseleleri ele almak için derhal çaba göstermeyi kabul ettiler…
Şimdi  iki ülkenin Pekin’in politikaları üzerindeki farklılıklarını çözmek için 90 günü bulunuyor.
Böylece Jinping’in “Kapsayıcı küresel gelişmenin teşvik edilmesi için kazan-kazan işbirliği yapılması ilkelerine bağlılık” talebi kabul gördü.
Beyaz Saray, Xi’nin nükleer silahsız bir Kuzey Kore için bastırmaya devam edeceğini de açıkladı…
Böylesi büyük ve zor meseleler nadiren sert bir manevraya yol açar,
Ancak politikacıların  gerçek bir güzellik yapmalarına da neden olurdu, umudlar yükseldi…
   
*
4 Aralık’ta, ABD  Ulusal Güvenlik Danışmanı J.Bolton, Kuzey Kore’nin üstlendiği vecibeleri yerine getirmediğini itiraf etti.
Başkan Trump’ın  K.Kore lideri Kim ile Ocak ya da Şubat’ta başka bir zirve yapacağını açıkladı.
 
*
D.Trump, ABD başkanlık seçimleri yaklaştıkça daha çok baskı altında kalacaktır.
Bu noktada ABD Kongresi muhtemelen 11 Eylül saldırılarının ardından başkana verdiği askeri güçleri kullanma yetkisini yeniden canlandırmak için harekete geçmeyeceği öngörüldü.
Bu durumda İran’ın genişlemeci ve tehlikeli tasarımlarının mutlaka engellenmesinin,
Giderek İsrail-Filistin Barış Anlaşmasının hayata geçirilmesinin;
Gerekliliği ve bunun Başkan Trump için bir zafer olacağı çok açıktı. 
 
*
Nitekim Trump, İran alanında rakiplerinin manevra gücünü kırarken,
Yemen’de savaşan taraflar İsveç’te felaketle dolu 3 yıllık savaşlarını durdurma amaçlı bir görüşmededir.
İsrail, Lübnan’ın güneyinden topraklarına sızan Hizbullah’ın tünellerini yok etmek için operasyon başlatmıştır.
Türkiye, Kuzey Suriye Menbiç’te ABD tuzağında çırpınıyor.
Türkiye’ye karşı oyalama taktikleri uygulayan ABD her geçen gün Kuzey Suriye’deki mevzilerini güçlendiriyor.
ABD Suriye’deki barış koşullarını kolaylaştırmak için  Kuzey Suriye’de  uçuşa yasak bölgeyi oluşturmaya çalışıyor. 
Suriye  Özel Temsilcisi ” ABD  Türkiye, Rusya ve İran’ ın oluşturduğu Astana görüşmeleri ilerlemesinden memnun değil” diyor.
 
*
ABD başkanlık seçimlerine iki yıl kalmışken, ABD Ortadoğu’da  İran alanını temizliyor.
İran’ı yaptırımlarda yalnız bırakıyor.
Yeni bir sahne kuruluyor…
 
7. 12. 2018
AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

ADD VE YEŞEREN UMUTLAR

                    ADD ve Yeşeren Umutlar

 

Türkiye’nin en büyük kitle örgütlerinden biri olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nde gelecek için umut veren gelişmeler yaşanıyor. Son kongrede yaşanan yönetim değişikliği ile Başkanlığa seçilen Prof. Süheyl Batum ve ekibinin örgütü hareketlendirdiği ve günlük politika içinde daha aktif olarak yer aldığı görülüyor. Geçtiğimiz 1-2 Aralık tarihlerinde gerçekleştirdiği Tüzük değişikliği ile örgütün bilinen en önemli eksiği olan ‘gençleştirme’ kampanyasının hız kazandığı Başkan Batum’un yaptığı açıklamalarla medyaya yansıdı. Batum’un açıklamalarında,yeni tüzükte  ‘gençleştirme’ nin fiili sonuçlar yaratacak ve hayata geçirilecek biçimler içinde bir dizi değişikliğin yer aldığı vurgulandı. Bu değişikliklerin içinde genç üyelerin, yönetimin her kademesinde en az üç temsilci ile Yönetim kurullarında bulunması, üç gençlik temsilcisinin başkan,genel sekreter ve sayman yardımcılığı gibi etkili görevlerde yer almaları, geçmişteki gibi gençlerin atama yoluyla değil,seçimlerle belirlenmesi gibi esaslar yer alıyor.

                Rüzgarı ardına almak

Türkiye’de son iki yıldan beri kitleleri ayağa kaldıran bir Atatürkçülük rüzgarı estiği bilinen bir gerçek. İktidarını Anayasa Değişiklikleri ve Başkanlık sistemi ile pekiştiren ‘Siyasi İslam’ın son yıllarda gizli ve açık program ve sistematiğini daha net olarak ortaya koyduğu Atatürk ve Laik Cumhuriyet düşmanı eylemlerinin artması sonucu halk kitlelerindeki arayışların yükseldiği günlük medyada bile belli ediliyor.

Bu alanda en hızlı gelişmeler ve en canlı protesto hareketleri özellikle büyük kentlerde yaşayan kadın ve gençlik kitleleri saflarından yükseliyor. Bu umut verici gelişmeyi medyadan takip etmek münkün olduğu gibi, ADD nin faaliyet gösterdiği bölgelerde canlı olarak tesbit etmek olanaklarıda var.

Bunu biz, gazeteci olarak sürekli izlediğimiz İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin etkinliklerinde kendi gözlerimizle gördük. ADD’ye özellikle eğitimli kadın ve gençlik kesimlerinden akın var.

Bunun en önemli nedenlerinden biri Cumhuriyet’in kaybedilmesi tehlikesinin hızla yükselişi, kitlelerin elinde bu gidişi önleyecek bir parlamenter mekanizmanın kalmayışı ve bu bilincin halk kitlelerinde yerleşmesi. 

Halk kitlelerinin yönelişini belirleyen bir başka faktör ise; ideolojik ve kültürel alanda Atatürk düşüncesinin ‘Siyasi İslam’ karşısında tek alternatif olarak egemen oluşu.

Türk siyaseti Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Atatürkçülük dışında, halk tarafından kabul edilmiş ve denenmiş bir çağdaş politik sistem yaratamamıştır. Türkiye’de giderek ön plana çıkan Geri-İleri çatışmasında, ileri ve çağdaş yapının tek temsilcisinin Atatürk düşüncesi olduğu gün gibi aşikar hale gelmiştir.    

ADD Başkanı Süheyl Batum’un dün medyaya yaptığı yeni tüzük ve gençleştirme açıklamaları, gerçekte ‘tam zamanı- tam zamanı şimdi’ dedirtecek bir zamanlama ile gündeme oturdu. 

Önümüzdeki 2019 Mart ayında yapılacak olan yerel yönetim seçimleri sonrasında Türkiye’de tam dört yıl başka bir seçim yok.

ADD ve gençleştirimiş yönetim kadrolarının bu dönemde kitlelere önderlik etme gibi hayati bir görevi var.  Başkan Batum, Tüzük ve Gençleştirme haberini verirken örgütünü bu tarihi görev için aday gösteriyor.

 

Mahir Tan            LondraPosta-Londra 

Türker Ertürk; SOKRATES ADALETİ İLE GEÇİŞTİRİLEMEZ

SOKRATES ADALETİ İLE GEÇİŞTİRİLEMEZ

 

Yargıtay’ın esastan bozma kararının ardından, İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlanan Ergenekon davasında geçtiğimiz hafta Cumhuriyet Savcısı Abdurrahman Hacısalihoğlu esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Savcı mütalaasında “Ergenekon adlı bir ‘terör örgütünün’ varlığı ispat edilememiştir” dedi ve “Ergenekon” davasının 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden bağımsız değerlendirilemeyeceğini kaydetti.

Meğerse Ergenekon da Balyoz gibi kumpasmış ve Ergenekon diye bir örgüt yokmuş. Ama biz bunun böyle olduğunu zamanında ekranlarda haykırmamış mıydık? Bir de şöyle düşünün; bu kumpaslar olmasaydı veya engellenseydi neler olmazdı?

Kumpaslar Olmasaydı!

Ergenekon ve Balyoz serisi kumpas operasyonları olmasaydı; Türkiye güneyinden PKK ve uzantısı terör örgütleri tarafından kuşatılamazdı. Ergenekon ve Balyoz engellenseydi; Türkiye Suriye’de askeri harekât yapmak zorunda kalmazdı ve Suriye’de şehitler vermezdik.

Bu kumpaslar olmasaydı; emperyalist bir reçete olan açılımlar yapılamaz, askere ve polise “Mücadele etme, kışlandan ve karakolundan dışarıya çıkma!” diye gayri anayasal ve gayri kanuni emirler verilemez, bölgede hendekler açılamaz, Bağdat Merkezî Hükümeti yok sayılarak ve düşmanlık yapılarak, Kuzey Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi ile samimi ilişkiler içine girilemez, 4,5 milyon sığınmacı ülkemize doluşamaz, 15 Temmuz Darbe Girişimi yapılamaz ve her şeyden önemlisi dürüst, adil ve hukuki olmayan cehennemi bir iklim yaratılarak, 16 Nisan 2017 Referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimleri ile rejim değişikliği gerçekleştirilemezdi.

 

Şam’dan ve Tahran’dan Uyarı Yapmışız!

 

Nisan 2012’de Şam’dan “Türkiye’nin yanlış işler peşinde olduğunu gördük ve yerinde tespit ettik” diye yazmışız. Ve somut veriler üzerinden “Suriye’de istikrar bozulursa Türkiye’de de istikrarın bozulacağını, Suriye bölünürse Türkiye’nin de bölüneceğini, Esad’a düşmanlığın Merkezî Hükümeti zayıflatacağını, Suriye’nin kuzeyinde güç boşluğu doğuracağını ve burada Türkiye Cumhuriyeti’ne, çıkarlarına ve güvenliğine tehdit bir yapının oluşacağı’’ değerlendirmesini yapmışız.

Temmuz 2012’de, bu sefer başka bir bölge ülkesi olan İran’dan seslenmişiz. Türkiye’nin yanlış yolda olduğunu, emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile İran, Irak, Suriye ve Türkiye dâhil bölge ülkelerine tecavüz etmeye, bölüp ve parçalamaya çalıştığını, aklın yolunun bu ülkelerin birlikte hareket etmesi ve işbirliği yapmasından geçtiğini Tahran’dan yazmışız.

Pensilvanya’da Gülen Darbe Yapacak Demişiz!

31 Ağustos 2013’de Pensilvanya’dan, Gülen’in malikânesinin önünden haykırmışız dünyaya; “Gülen dünya barışı için en büyük tehlikedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürmeye yönelik saldırıların, Ergenekon, Balyoz gibi operasyonların tetikçisidir ve silahşorudur” diye. Ertesi gün, 1 Eylül 2013’de de New Jersey’de kameraların önünde “Gülen Cemaatinin Türkiye’de darbe hazırlığı içinde olduğunu” söylemişiz. Ama Türkiye’yi yöneten iktidar, bu uyarılarımı haberleştiren Anadolu Ajansının New York muhabiri Özgür Taşan’ı sansürlemiş, Türk Halkı duymasın diye. Hatta biz Pensilvanya’da dışarıda eylem koyarken, içeride Gülen’in elini eteğini öpen milletvekilleri vardı! 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra hangisi hesap verdi ve yargılandı?

Yaklaşık 2,5 ay sonra yine Amerika’dayız, bu sefer Batı’da, Kaliforniya’da! Davis Üniversitesi’nde anlatmışız Ergenekon ve Balyoz davalarının kurgu olduğunu, arkasında cemaat ve iktidarın olduğunu ve tamamen yalanlarla ve üretilmiş delillerle dolu bir operasyondan ibaret olduğunu. Diğer bir konuşmacı ise “Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması: Gerçekle Fantezi Arasında” başlıklı raporu ile tanınan Gareth Jenkins idi. İkimizin anlatımları arasındaki tek fark; benim bu operasyonların arkasında emperyalizmin olduğunu söylememe rağmen, Jenkins’ın sanırım mensubiyeti nedeniyle, bunu biliyor olsa da söylemiyor olmasıydı!

Kandırılmadılar, Aldatılmadılar, Kandırdılar, Aldattılar!

Aynı şeyleri 2015’de, Moskova’dan da; “Rusya ile itiş kakışın yanlış olduğunu, Türkiye’nin bölge ülkesi olan Rusya ile karşılıklı güvene ve saygıya dayanan işbirliğini geliştirmenin yaşamsal değerde olduğunu ve ülkemize yönelik emperyalist tehditleri bu ilişkilerle dengeleyebileceğimizi” yazdık ve anlattık. Bu uyarılarımızı ve felakete doğru sürüklendiğimizi Almanya’dan, Avusturya’dan, Belçika’dan, Fransa’dan, Hollanda’dan, İngiltere’den, Kıbrıs’tan ve Makedonya’dan da haykırdık! Türkiye’de ise gitmediğimiz ve konuşmadığımız yer neredeyse kalmadı. Ama iktidardan sadece düşmanlık gördük!

Bana sorarsanız; kandırılmadılar ve aldatılmadılar. Emperyalizmle işbirliği yaparak kumpaslar kurdular, halkı kandırdılar, aldattılar ve emperyalizmin isteği olan rejim değişikliğini tezgâhladılar. M.Ö. 399 yılında Tanrılara saygısızlıktan idam cezası alan ünlü filozof Sokrates’in masum olduğuna 2012’de, yani 2 bin 411 yıl sonra kurulan bir temsili mahkemede karar verip beraat ettirdiler. Demem o ki; halen içinde yaşadığımız durum, Sokrates adaleti ile geçiştirilebilecek gibi değil!

Hafta sonu Tekirdağ’da olacağım ve Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Eğitim-İş Sendikası Tekirdağ Şubeleri tarafından ortaklaşa düzenlenen ve 8 Aralık 2018 Cumartesi günü saat 14.00’de Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu’nda yapılacak olan “Türkiye’de Eğitim ve Öğretimin Son 10 Yılı” konulu panele konuşmacı olarak katılacağım.

TÜRKER ERTÜRK

 

‘KADIN VE BAŞARI’

          Kadın ve Başarı

 

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği ‘Kadın Ve Başarı’ adlı paneller dizisinin ikincisi, 4 Aralık 2018 akşamı, Kuzey Londra’daki Azerbeycan House salonunda yapıldı. Yazar ve Sosyal bilimci Semra Eren Nijhar’ın moderatörlüğünü yaptığı panel de Dr. Arın Bayraktaroğlu, Enfield Belediyesi Meclis Üyesi Yasemin Brett  ve Sanatçı Esna Su yer aldılar. Panele katılan KKTC  İngiltere Temsilcisi Oya Tuncalı, İADD Başkanı Jale Özer ve İTDF asbaşkanı Dr. Ali Tekin Atalar birer konuşma yaparak, Türk toplumunda kadınları sosyal ve profesyonel hayata giderek gelişen biçimde katıldıkları ve ‘başarı’ örneklerini arttırdıkları için kutladılar. Dün 84. Yılını dolduran Atatürk Devrimlerinden ‘Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkının tanınması’nın ‘Kadın ve Başarı’ grafiğini yükselten en önemli nedenlerden biri olduğuna dikkat çeken katılımcılar, Atatürk Devrimleri ve Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin kadınların toplum içindeki yeri ve eşit şanslara sahip olmasındaki rolünü vurguladılar.

Semra Eren Nijhar tarafından yönetilen paneldeki konuşmacılar İngiltere Türk toplumunda dilbilimci,yazar, yerel yönetici ve sanat alanında bir dizi başarılara imza atan kadınlardan oluşuyordu.

Dil Bilimi alanında eserler veren Cambridge Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Arın Bayraktaroğlu yazdığı ve katıldığı bilimsel kitap ve araştırmalardan örnekleri grafiklerle sunduğu konuşmasında ‘başarı’ kavramı üzerinde durarak, bir kadının başarılı olması için gereken çaba ve kararlılığı dile getirdi. Ünlü Cambridge Üniversitesi’nde Türk Dili ve edebiyatı dalında öğretim üyeliği yapan Bayraktaroğlu; Türk toplumunda kadın ve başarı konusunun seçkin bir örneğini oluşturdu.

Uzun yıllar Londra’da yerel toplum yöneticiliği yapan, İşçi Parti’si Enfield Belediye Meclis üyesi Yasemin Brett ise özellikle yaşadığı zorluklara yer veren deneyimlerden yola çıkarak, kadınların toplumdaki yönetici rolünün hızla yükseldiğini söyledi. Türk toplumunda ki kadınlarda kültür ve yaşam tarzları arsındaki farklılıkların ‘diyalog’ yoluyla çözümlenmesi gerektiğini söyleyen Brett, bu alanda mensup olduğu İşçi Partisi içinde de mücadele ettiklerini kaydetti.

‘Kadın ve Başarı’ panelinin en çok dikkatleri çeken bir başka katılımcısı ise Sanatçı Esna Su oldu. Antakya-Samandağ doğumlu olan Esna Su, Londra’daki St. Martin’s Art School mezunu oolduktn sonra yaptığı performans ve modern sanat çalışmalarından video gösterileri yoluyla örnekler verdi.

Eserlerinde, doğduğu Antakya’ya sınır komşusu olan Suriye’de  7 Yıldan beri devam eden kanlı savaştan çok derin etkileri taşıyan Esna Su; ‘yazık ki toplumda hoşgörüyü kaybettik. Bir gün umarım hoşgörü galip gelir ve barış sağlanırsa ben de memnuniyetle bu konuda çalışmalar yapmayı bırakırım’ dedi.

‘Kadın ve Başarı’ paneline katılan izleyicilere, konuşmalar sonrasında ‘Tiersofjoylondon’ tarafından menüsü hazırlanan yiyecekler sunuldu.

4 Aralık gecesi ikincisi yapılan ‘Kadın ve Başarı’ panelleri dizisi, Türk toplumundaki kadınların başarılarını topluma mal ediyor ve yenilerini teşvik ediyor. Türkiye’de Kadınları eşit yurttaşlar haline getiren Laik, Cumhuriyet Toplumunu İngiltere’de temsil eden İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği ise , ‘Kadın ve Başarı’ panellerini geleneksel hale getirip her yıl topluma sunarak, bir başka ‘Kadın ve Başarı’ örneği veriyor.

 

Mahir Tan                LondraPosta-Londra           

              

İADD; TÜRK KADININA SEÇME VE SEÇİLME HAKKI VERİLİŞİNİN 84.YILINDA ..

TÜRK KADININA SEÇME VE SEÇİLME HAKKI VERİLMESİNİN 84.                                YILINDA KADININ TOPLUMDAKİ YERİ

Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan  kadınlarla ilgili devrim yasalarından en önemlisi , kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan yasa 5 Aralık 1934 yılında kabul edilir.

Osmanlı Devleti’nde kadınlar sosyal,kültürel ve siyasal haklardan mahkum bırakılmış,hatta nüfüs sayımında topluma bile dahil edilmemişlerdi. Evlenme, boşanma ve miras işlerinde kadınların sözü geçmeyip,ikinci plana atılmışlardı. Kadınların mirasta hakkı yarımdı ,tanıklıkta “yok” sayılıyordu.Buna karşılık Genç Cumhuriyeti’mizde  kadınlarımıza verilen önem ve değer ise çok farklıdır.  Çağdaş,demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni hedefleyen Mustafa Kemal Atatürk  ve dava arkadaşları 1923 ‘te Cumhuriyetin kurulmasından sonra kadınların toplumda eşit bireyler olması için gerekli yasal düzenlemeleri ardı ardına hayata geçirmişlerdir. 

Atatürk kadın meselesini hemen ele almaya başlamış, Medeni Kanunun 1926 yılında kabulü ile aile hayatına yenilikler getirmiş ve kadına erkekle eşit haklar tanımıştır.1930’da yeni Belediye Kanunu kabul edilmiş ve kadınlara “Seçimlere katılma, belediye meclislerine üye olma, seçimlerde aday olma hakkı” sağlanmıştır. 1933 yılında çıkarılan Köy Kanunuyla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme,daha sonra 3 Aralık 1934’te Anayasadaki “her erkek Türk” ifadesi “kadın, erkek her Türk” şeklinde değiştirilmiş ve meclise kanun teklifi yapılmıştır. Ve nihayet 5 Aralık 1934’de  de Türkiye Büyük Millet Meclisi kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan yasayı kabul ederek, Türk kadınına yasalar önünde erkeklerle eşit haklar verilmiştir.

Atatürk Seçme ve Seçilme hakkı verilmesinden sonra yaptığı konuşmalardan birinde şöyle demiştir: “Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasî hayatta, bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak gerekecektir. Türk kadını evdeki medeni mevkiini salâhiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasî hayatta, belediye seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını bu sefer de mebus seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve salâhiyet ve liyakatla kullanacaktır” demiştir.

Bugün ise Türk kadının toplumdaki konumunu aşağıdaki raporlarla görelim;
2017 Dünya Ekonomik Forumu (DEF) Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’ndan ülkemiz açısından öne çıkan tablo çok endişe vericidir.
Dışarıdan bakıldığında teknolojinin gelişmesi ve modern yaşamın hakimiyeti bize kadın erkek eşitliği konusunda ilerleme katettiğimizi düşündürse de gerçeklerin hiç de öyle olmadığı bu araştırmalarla ortaya çıkıyor.
Tüm dünyada bu konuyla ilgili gözle görünür bir gelişme sağlanamadığı gibi ülkemizde bu durum daha da kötüye gidiyor.

 

İşte Dünya Ekonomi Forumu’nun -Cinsiyet Eşitsizliği Raporu 2017’den göze çarpan çok önemli sonuçlara göre;
-Eşitsizliğin en az olduğu ülke İzlanda iken en fazla olduğu ülke Yemen.
-Türkiye cinsiyet eşitsizliği oranında 144 ülke arasında 131. sırada yer alıyor.
Geçtiğimiz yıl 130. sırada yer alan Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı %33’den %36’ya çıktıgi halde, cinsiyet eşitsizliği sıralamasında geriye düşmemizin sebebi ise kadınların ev ve bakım işlerinde yer alması, ücret eşitsizliği gibi konular gündeme geliyor.
-2017’de Türkiye’deki üst düzey yöneticilerin sadece  yüzde 18’i kadın.
-2017’de Tükiye’deki uzman meslekler ve teknik elemanlar arasındaki kadınların oranı %39, dünya genelinde ise Türkiye 104. sırada.
-Geçen yıla göre 60 ülkede cinsiyet eşitsizliği artarken tam 82 ülkede azaldı. Eşitsizliğin arttığı ülkelerden biri de maalesef Türkiye.

Bu rakamlar bize gösteriyor ki ne yazık ki bunca sene sonra ülkemiz kadın eşitliğinde Atatürk düşünce ve devrim sistemini toplumsal hayata geçirememiş ve bunlar sadece kağıt üzer​​inde kalmıştır.

Kadına şiddetin, tacizin, cinayetlerinin ve mahalle baskısının gittikçe geleneksel bir yöntem olma algısının korkunç derecede arttığı son 16 yılda; kadına yapılan bu baskı ve şiddetle toplumun susturularak esas olarak Cumhuriyetin hedef alındığı bir noktayız.Çünkü Cumhuriyet en önemli devrimlerini kadın hakları üzerinde yapmıştır. Bu yüzdendir ki ortaçağ karanlığına götürülmek istenilen bir toplum ancak ve ancak kadınların susturulmasıyla gerçekleştirilir.Ne acıdır ki , bugünde ülkemizde planlanan ve hayata geçirilmek istenen oyun da budur. 

23 Kasım 2018’ de düzenlenen Kadın ve Adalet zirvesinde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kadın kadın ile koşar, erkek erkekle koşar. Olması gereken budur. Çünkü yaradılışa, fıtrata uygun olan da budur. Kadını ve erkeği aynı çizgiden yarışa başlamaya zorlayarak zaten ilk adımıyla adaletsizliğe açılan bir anlayıştan insanlığın hayrına sonuçlar üretmesini beklemek mümkün gözükmüyor” demiştir.
Görüyoruz ki, kadınlarımızın bugünkü sorunu tamamen ülkemizin getirildiği zihniyet sorunu ve Cumhuriyetle başlatılan laik eğitimden vazgeçilmesidir.

“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna emin olanlardanım.” – diyen Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözünü hiçbir zaman unutmayarak , biz kadınlara verilen haklarla toplumda eşit birey, çağdaş, modern ayakları üstünde duran kadınlar olmamızı sağlamış ve erkekle aynı kulvarda yarışma hakkını vermiş Ata’mızı ve dava arkadaşlarını  saygı ve minnetle anıyoruz.

İngiltere ADD olarak, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle yasalar önünde eşit sayılmasının 84.yılını kutluyor, kadınlarımızın eşitlik savaşını ve kaybetmekte oldukları haklarını bu sefer kendi mücadeleleriyle geri alacağına ve bu haklarını kullanmak için siyasi partilere ,sivil toplum örgütlerine üye olarak , yönetimlerinde bulunarak mücadelelerini daha da artıracaklarına inancımız tamdır. 

Saygılarımızla.

 

Jale Özer

İngiltere ADD Başkanı