YILDIZ KENTER ARAMIZDAN AYRILDI

YILDIZ KENTER’İ KAYBETTİK

Türk Tiyatro ve sanat dünyasının en büyük ustalarından Yıldız Kenter’i kaybettik. İstanbul Amerikan Hastanesinde kanser tedavisi gören sanatçımız bugün 92 yaşında yaşama gözlerini kapadı.  Sanatçı Müşfik Kenter’in kardeşi ve yine tiyatro oyuncusu Şükran Güngör’ün eşi olan Yıldız Kenter, kurucularından olduğu Kent Oyuncuları tiyatrosu ile uzun yıllar sanat eserleri yaptı. Sanatçı bir anne ve diplomat bir babadan 1928 yılında doğan Yıldız Kenter’in babası Lozan Konferansı döneminde İsmet İnönü’nün Özel Kalem Müdürlüğünü yaptı.

Uzun sanat yaşamında bir çok unutulmaz oyunda oynayan Yıldız Kenter, yarın toprağa verilecek.

Ahmet Kılıçaslan Aytar; ESAT DEMİŞTİ

ESAT DEMİŞTİ
Çok açık! Erdoğan, Müslüman Kardeşler ideolojisinin siyasi lideridir.
Bu ideoloji onda Müslüman Kardeşler’in dünya çapında meşruiyeti için Türkiye’nin bölgesel bir oyuncu değil,
Büyük bir güç olarak ele alınması gerektiğine dair narşist  bir yükleme yapmıştır.  

*
Erdoğan önceleri liberal veya demokratik olmadan Batı dünyasının liberal demokratik geleneğinin bir parçası olabileceği izlenimi verdi.
Yıllar sonra bugün bütün dünya aldatıldığını biliyor!

*
Çünkü bugün Erdoğan, Batı ağının bir parçası olmak yerine serbest bir sürücü gibi davranıyor.    
Çok kutuplu bir uluslararası sistemi inşa edenlerden biri olmayı hayal ediyor.
Bu hayalin peşinde Türkiye’nin Lozan Anlaşması ya da NATO ittifakının belirlediği statüsünden çok daha fazlasını istiyor.
Sonuçta Türkiye’nin bütün değerli müttefikleri Erdoğan’ın askeri provokasyonları, güvenilmezliği ve tahmin edilemezliği ile uğraşıyor.

*
Çünkü Erdoğan, Türkiye’yi “eşgüdümsüz ve agresif” bir ABD müttefiki ve NATO üyesi durumuna getirmiştir.
Halbuki ABD müttefiki ve NATO üyesi olmak;
Batı dünyasının geleceği olan transatlantik umutların güçlendirilmesine hizmet etmeyi ve karşılığını almayı gerektiriyor…
*
Çünkü Atlantik’in iki kıyısı arasında her düzeyde etkili bir işbirliği ve aralarındaki kurumsal yaşam tarzının derinleşmesi çok önemlidir.
Bu durum küresel ekonominin, teknolojinin ve diplomasinin gelecekte nasıl gelişeceğini  büyük ölçüde etkiliyor…
 
*
Bu yüzden Erdoğan’ın,  Türkiye’nin bölgesinde  güce dönük ve zorlayıcı diplomasiye dayanan taktik anlayışından vazgeçmesi,
Tutarlı bir strateji izleyebilmek için Doğu Akdeniz, Ege Denizi ve Suriye’nin ayrı bir alt sistem statüsüne yükseltilmesini müzakere etmesi,
Ve transatlantik işleyişin derinleşmesinde bölgede yapıcı bir rol oynaması gerekiyor.  

*
Halbuki Türkiye; Avrupa ile Asya arasında Arap dünyasını, İran’ı, Karadeniz’i, Ege’yi ve Akdeniz’i çevreleyen bir köprü olarak büyük bir stratejik öneme sahiptir…
Müslüman bir ülke olarak uluslararası anlaşmazlıklarda çok yararlı olma potansiyelindedir.
Türkiye’de yaklaşık 2 bin Amerikan askeri ve İncirlik Hava Üssü’nde  ABD nükleer savaş başlıkları bulunuyor.
Türkiye büyük bir güçtür.
NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahiptir…

*
Ama işte; hem ulusal hem uluslararası çevrelerin Erdoğan ve hükümetine güveni  kaybolmuştur.
Türkiye ekonomik, siyasi ve askeri politikalarında  derin bir kriz yaşıyor.
Birkaç ay sonra ülkenin nasıl olacağını tahmin etmek imkansızdır.
Erdoğan A,B,C  planlarımız var desin ama geleceği düzenleyebilecek  basit bir plan bulunmuyor…

*
Dün Erdoğan, işbu kritik gündemde ABD Başkanı D. Trump ile bir araya geldi.
Erdoğan’ın argümanları;
Mesela Suriye Devlet Başkanı B. Esad’ın, “Recep Tayyip Erdoğan, şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda eder.
Çok şey satın alıp satarak Arap ve İslam arenasında kendilerine yer bulmaya çalıştı.
Efendilerinin kendilerine biçtikleri rolü aşıp, kendilerine izin verilenin çok ötesine gitti.
Bu rolden geri adım atması gerekiyordu ama Suriye’nin rolünde ısrar etmesi sıkıntı yaratmıştır.
Bu nedenle Suriye davası, o’nun için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm kalım meselesi haline gelmiştir” ifadesini reddeden;

*  
Zimnen İsrail- Filistin Barışını engelleme gayretiyle;
Kürtçü terör ile mücadele,
Rusya’dan savunma silahları satın alınması,
Barış Pınarı Operasyonu,
Ege sorunları gibi başlıklardan oluşuyordu.
Ne yazık ki, bu başlıklardan hiç biri transatlantik işleyişin derinleşmesinde bölgede yapıcı bir role işaret etmiyordu…

 *
Halbuki Başkan Trump, 21.yüzyılın gidişatını başta ülkesi olmak üzere Avrupa, Rusya, Çin ve İslamcılık arasındaki etkileşimin belirleyeceğini,
ABD’nin bütün bu yapının en zengin ve en güçlü ülkesi olduğunu ama askeri ve ekonomik olarak kötü yönetimle zayıfladığını,
Diğerlerinin de daha güçlendiği düşüncesindedir.

*
Bu yüzden Erdoğan ile görüşme masasında,
ABD’yi en başta tutmanın yolu olarak  iş dünyası literatüründe SWOT analizi;
[Strengths, Weaknesses, Opportunities, Threats – Güçlü yönler,  Zayıf yönler, Fırsatlar, Tehditler] olarak bilinen yöntemle,
Erdoğan’ı  özümsemiş olarak oturuyordu…

*
Başkan Trump bu yöntemle, mesela  Rusya’nın da ABD ile birlikte çalışmayı öngördüğü düşüncesinden hareketle,
ABD’nin izlediği politikayı değiştirmeyi ve bugünkü çatışmaların yerine işbirliği biçimlerini ikame etmeyi deniyor.
İki ülke arasındaki rekabetin koordine edilerek işbirliğine dönüşmesi halinde bölgesel krizlerin daha az tehdit oluşturacağına,
Bölgesel çalkantıların büyük oranda önleneceğine yönelik bir politikayı güdüyor…
   
*
Ve bu yöntemle Erdoğan’a NATO müttefikliği vurgusuyla;
S-400 konusunun sorun yarattığı görüşünü aktararak,
Suriye’de YPG ile işbirliğinin süreceğinin, petrol bölgelerinde kalacaklarının mesajını veriyor… 

*  
Bu özete karşılık ” köklü müttefiklik bağımıza uygun bir şekilde ilişkilerimizde yeni bir sayfa açmakta kararlıyız”ifadesi ardından,.
“Çok az ticaret yapıyoruz. Şu anda 20 milyar dolar gibi, bu 100 milyar dolara çıkabilir” teklifi yapıyor!

*
Şimdi Erdoğan, Türkiye’nin tarihi misyonu önünde, “kefen giydiği davası ve rüşvet gibi bir teklif”,
Ya da,
“İslamcılık saçmalığı ve yaptırımlar mı yoksa Türk halkının refahı ve gönenci mi” seçenekleri cenderesindedir!

14. 11. 2019

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY

  Garp Cephesinde Yeni Bir Şey     

 

İstanbul  Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, dün başlayan Londra temasları ile çok güçlü bir giriş yaptı.  Ekrem İmamoğlu’nun neye çok güçlü bir giriş yaptığı ise yakın bir tarihte ortaya çıkacak. 

Bizim ilk izlenimiz İmamoğlu’nun İstanbul ve Türkiye için aranan kan olduğu doğrultusunda.

Ekrem İmamoğlu, öncelikle 16 Milyonluk dev bir seçim çevresinde, Türkiye’nin kalbi sayılan bir bölgede ,şeffaf ve güvenilir bir belediyeciliğin ilk işaretlerini verdiği için siyasi harekete çok güçlü bir giriş yapmıştır.       

 

Avrupa’nın Doğusunda En önemli Merkez 

İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nun daha çok Batılı iş ve sanayi çevrelerine verdiği ilk mesaj bir coğrafi belirleme oldu. İstanbulu ‘Avrupanın doğusundaki en önemli merkez’ olarak tanımlayan İmamoğlu, böylece Türkiye’nin ekonomik ve siyasi ilgi alanının esas olarak Batı Avrupa ile Türkiye’nin ‘ek yeri’ olan  16 milyonluk İstanbul ekonomisi olarak gördüğünü belirtiyordu.

Konuşmasında sık sık Türkiye’nin genç ve çalışkan nüfusuna çağrılar yapan İmamoğlu, İstanbulu bir değil iki kez inandırıcı bir biçimde kazanan, özellikle Büyükşehir olarak seçimleri kazanan İstanbul ve Batı Anadolu halkına global anlamda yol göstericilik yaptı.  İlk izlenimler, Ekrem İmamoğlu’nun bu boşluğu doldurmada, seçimlerden sonra Avrupa’nın doğusunda,Türkiye’nin batısında ortaya çıkan ‘hayal kırıklığ’na karşı önemli bir çözüm üretildiğinin farkındalığını vurguluyordu.             

 Evrensel İlkeler 

Ekrem İmamoğlu’nun ilk gün konuşmasında ağırlık evrensel ilkelerin tartışmasız desteklenmesi ve çağdaş yaşamın tüm yönleriyle günlük hayata sokulmasıydı.  İmamoğu tarafından sloganlaştırılan ‘Cesur Demokrasi’ kavramı bu yolda değerlendirilirken, ‘Halkın hiç bir baskı tedbirine boyun eğmeyeceği ve ne pahasına olursa olsun baskı rejimini değiştireceği ‘vurgulanıyordu. Kadın hakları yanında kreş uygulamaları ve İstanbul’da açılacak 150 kreş vaadi yer aldı. 

İçeriği tam olarak belli edilmese de İmamoğlu’nun  ‘maksimum şeffaflık’ ve ‘yaşam biçiminin izdüşümü’ bir model tanımlaması İstanbul ve büyük ihtimalle yakın gelecek Türkiye’de uygulanacak ‘yeni’ gelişmelerin habercisi oldu.  Özellikle eğitim ve Dünya ile iyi ilişkilerin kurulması vaadi ise büyükölçüde Türkiye’de  siyasi ve sosyal sosyal alanda yaşanan sorunlar yumağının en karmaşık noktalarına cesurca el atmanın önemli bir işareti olarak algılandıTürkiye’nin  . 

 İstanbul Belediye Başkanının  büyük bölümü Londra’da yaşayan Türk yurttaşlarından oluşan izleyicilere yaptığı konuşması büyük çoşku ile karşılandı. Gündüz temasları sırasında ise daha çok Dünya’nın önde gelen finans kuruluşları ve uluslararası medya ile görüşen İmamoğlu ulaşan mesajlara göre; Batı dünyası için de bir umut olarak değerlendiriliyor. 

Özellikle son belediye seçimlerinin adil olmadığı genel kabul gören rejim baskıları ve yöntemleri arasında yapıldığına inanan Batı Medyası,16 Milyonluk  İstanbul’un yeni patronundan büyük bir çıkış bekliyor. 

Bu beklenti, Erdoğan rejimi ve destekçilerinin yarattığı hayal kırıklığı ile birleştiğinde çarpan etkisi ile yükseliyor. 

İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Türkiye halkı ve yakın gelecekte değişmesi beklenen toplumsal dengenin kritik bir noktaya ulaştığını ve yeni bir geleceğin son 20 yılda yarattığı olumsuzlukları değiştirecek bir lider   olarak göründü kısa Londra ziyaretinde. 

Durumda yeni ve umut verici olarak nakledilmesi gereken bu..   

MAHİR TAN     LONDRAPOSTA-LONDRA       

MÜMTAZ HOCAYI KAYBETTİK

Türk Aydınlanması Öncülerinden Birini Kaybetti  

 

Mümtaz Soysal Hocayı kaybettik.  Acımız sonsuzdur.

Mümtaz Soysal çok yönlü bir yurtseverdi.  Türk aydınlanmasının öncülerindendi.

Bilim insanıydı.  Anayasa Profesörüydü.  Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinin  en sevilen hocalarından biriydi. Derslerinde koskoca anfi tıka basa dolardı.

Devrimciydi.  Tam bağımsızlığımızın ödün vermeyem savunucusuydu.  Türkiye’nin ve belki de dünyanın en özgürlükçü, eşitlikçi Anayasası olan 1961 Anayasasının mimarlarından biriydi. Temsilciler Meclisi CHP temsilcisi olarak 1961 yılında Kurucu Meclisde Anayasa Komisyonu üyeliği yaptı.

Yılmaz bir İnsan Hakları savunucusuydu.  Bu yüzden çok bedel ödedi. 12 Mart Muhturasından sonra, okuttuğu Anayasaya  Giriş ders kitabında komünizm propogandası yapmakla suçlandı ve 6 yıl 8 ay ağır hapis ve kamu haklarından ebediyen mahrumiyete mahkum edildi.  Toplam 14.5 ay Mamak Cezaevinde yattı. Cezavindeyken belinden rahatsızlığı olduğu halde soğukta saatlerce buz kırdı.  Sevgi Soysal’la da cezaevinde evlendi.

1974-78 yılları arasında Uluslararası Af Örgütü ikinci başkanlığına Türkiye’den seçilen ilk isim olan Mümtaz Soysal örgüt 1977 yılında Nobel Barış Ödülünü kazanınca geleneksel Nobel Konferansını örgüt adına veren kişi oldu.   UNESCO Uluslararası İnsan Hakları öğretimi ödülünü aldı. Mümtaz Soysal Uluslararası Af Örgütünün Türkiye’den seçilen ilk ve son Genel Sekreteri oldu.

 

15 Temmuz 1983 günü Paris yakınlarındaki Orly Havaalanı’nın THY bürosu önünde patlayan bir bombanın neden olduğu sekiz kişinin ölümüne ve altmış dolayında kişinin de yaralanmasına yol açan Orly Havalimanı saldırısı’nı gerçekleştirmekten dolayı tutuklanan ASALA mensuplarının yargılandığı davaya Türk mağdurları temsilen müdahil taraf uzman tanık olarak katıldı.

 

12 Eylül faşist dikta rejimi süresince de inançlarından hiç taviz vermedi, hep doğru bildiklerini savundu. Rüzgar onu siyasetle buluşturdu. Hiçbir zaman pasif bir siyasetçi olmadı. 1991 yılı  seçimlerinde Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listesinden Ankara’dan kontenjan adayı oldu ve TBMM’ye seçildi. TBMM’de Çekiç Güç, OHAL, demokratikleşme, Kıbrıs, özelleştirme gibi konularda hükümet politikalarını eleştirdi. Soysal, özellikle özelleştirme konusundaki yetki yasaları için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurularla koalisyon ortağı DYP’lilerin tepkisini çekti. Bu başvuruları sonucunda Anayasa Mahkemesi tarihinde ilk kez bir yürütmeyi durdurma kararı verdi. Anayasa Profesörü Soysal, SHP’nin hükümet ortaklığı içindeki pasif tutumuna sürekli tepki gösterdi, “vuruşarak çekilme” yaklaşımıyla Türk siyasi literatürüne geçti. Murat Karayalçın döneminde kısa bir süre için Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Ancak bir süre sonra bakanlıktan istifa etti.

 

Daha sonra DSP’ye geçen Soysal 2002 yılında DSP’den ayrıldı ve Bağımsız Türkiye Partisini kurdu.

Kıbrıs’ta toplumlar arası görüşmelerde anayasa danışmanlığı görevini yürüttü,  KKTC’nin efsane Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın uzun yıllar danışmanlığını yaptı. Türkler ile Rumların eşit koşullarda temsil edılmesi için büyük çaba harcadı.

 

2005 yılında Kıbrıs’ta Annan planı görüşmeleri sırasında İngiltere Türk Dernekleri Federasyonunun davetlisi olarak dönemin CHP Milletvekili Emekli Büyükelçi Onur Öymen ile birlikte Londra’ya gelen Mümtaz Soysal Kıbrıs kökenli Türklerin yoğun olarak yaşadığı Londra’da Annan Planının sakıncalarını anlattı, bizleri aydınlattı,

 

Mümtaz Soysal Hoca’yı Çarşamba günü sonsuzluğa uğurluyoruz.  Atatürk Aydınlanmasının ikincı neslinin yaşayan en renkli figürüydü. Türk insanını aydınlatmak, eğitmek için bütün yolları denedi. Öğretim üyeliği ile başlayan eğitimcilik hayatı ona haklı olarak hocaların hocası unvanını kazandırıken O, Forum, Akis, Yön Ortam gibi dergilerde, Yeni İstanbul, Ulus, Bariş, Hürriyet, Milliyet ve en son da Cumhuriyet gazetesinde  ‘Açı’ başlığıyla yayınlanan köşe yazılarıyla hepimizin evine misafir oldu ve yorumlarıyla bizleri aydınlattı.  Türkiye’nin ve dünyanın her yerinde sayısız seminer, konferans verdi.  Bilimsel ve siyasi kitaplar yazdi.

Türkiye’de ve dünya da büyük bir iz bırakan bu gerçek yurtsever, insansever aydınlanma devrimcisinin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz, Hoca’mızın yolu açık ışığı bol olsun.

Jale Özer

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı

‘HAFIZA KAYBI’

  HAFIZA KAYBI

 Tarihçi-Yazar Sinan Meydan’ın 11 kasım günü Tele 1 de yayınlanan  ağılıklı olarak ‘Hafıza kaybı’ yazısı çevresinde toplanmış çalışması  9-10-11 kasım tarihlerini içeren önemli bir gündemi meydana çıkardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir 10 Kasım günü gündeme taşıdığı tartışma açık bir biçimde Cumhuriyet ve onun kazanımlarının toplu olarak ‘inkarını’ hedefliyordu. Harf Devrimi, Eğitim, Cumhuriyet değerlerininin tümünün birden ‘yalan’ denerek doğrudan ulusal ‘hafıza’ dan silinmesi ve yerine ‘siyasi  İslam’ ajendasının ihdas edilmesini öngören Erdoğan formülasyonu bu şekliyle salt bir ‘deneme’ olarak görünüyor.  Yaklaşık olarak 100 yıla ulaşacak bir tarihsel akışı ve batılılaşma hareketini salt bir ‘Yalan,Gerçek dışı’söylemiyle hasır altına itme girişimi Erdoğan’ın etki alanı ve boyutlarını çok rahat aşar.  Bu da Erdoğan ve dayatmak istediği siyasi rejim ve eğilimlerin daha ilk adımda çökmesi anlamına gelir.

Tarihçi Sinan Meydan’ın üstelik iyi araştırdığı bir çerçevede, Erdoğan’ın yaptığı gibi ‘Kuru Sıkı’ ile yenilgiye uğratılabileceğini sanmak gerçekten safdillik olur.     

Türkiye’de Cumhuriyet devriminin geçen 100 yıl içinde eğitim alanında halka kazandırdıkları, Harf devriminin sonuçları, okuma  yazma oranlarındaki artış hızı, kadınların eğitim alanındaki gelişimi açık olarak Cumhuriyet’in kazanımlarının daha hızlı olarak güçlenirken, Erdoğan’ın savunusunu yapmaya çalıştığı  ‘çağdışılığın’ devre dışına kayışının daha net gözlemlendiği bir dönemdeyiz.

Erdoğan’ın söylemi bu nedenle bir 10 kasım günü daha fazla sırıttı, gerçekle arasındaki fark daha belirgin hale geldi. 

Erdoğan’ın 10 Kasım Günü yapmaya çalıştığı tarihsel teryüz etme işlemi, Atatürk döneminin tümü gözönüne getirildiğinde hiç bir biçimde,hangi kesimden olursa olsun, çoğunluk tarafından benimsenmeyecektir. 

Erdoğan ve taraftarları 10 Kasım çıkışı ile  Siyasi İslam’ın en geri kesimleri, tarikat ve çıkar çevreleri ve dışında halkın büyük bölümü tarafından reddedilecektir.

Bu nedenle 10 Kasım 2019, Türk Cumhuriyet tarihinde olduğu gibi, içinde yaşadığımız 21.YY siyasi tarihinde de önemli bir dönemeç oluşturmaktadır; Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci kez olumlanması dönemi başlamıştır.   

Türkiye Cumhuriyeti ve onun kazanımlarının oluşturduğu 100 yıllık Aydınlanma hareketi, Siyasi İslam ve Arap gericiliği karşısında sonuçları şimdiden belli bir iktidar mücadelesine girişecektir. 

Cumhuriyetçi hareket, geri islamcı hareket ve onun yol arkadaşları tarikat üçgeninde çok güçlü bir donanım ve 100 yıllık deneyime sahiptir. 

Çağdaş Cumhuriyet için, bu denli güçlü bir birikim tarafından savunulma şansı yanında, salt geri bir yapıya dayanmaktan başka bir avantajı olmayan Siyasi İslam, kısa bir süre içinde tasfiye sürecine girecektir. 

‘Geçici Hafıza Kaybı’ ulusların tarihinde görülmüş ve kısa dönemde dönemde çözümlenmiş olaylardandır.    

 

MAHİR TAN       LondraPosta-Londra 

EROL BAŞARIK ; ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNMEK

ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNMEK

10.11.2019

Türkiye vatandaşı olarak doğan her Türk potansiyel bir Atatürk’tür. Ölümünün 81. yılında saygı, sevgi, minnet ve özlemle andığımız Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk kalplerimizde ve beyinlerimizdeki ölümsüz yerini almıştır. O’nun yaptığı büyük işlere bakarak gıpta edebilir, bir benzeri olmayı düşleyebiliriz ama dünya durdukça o günlerin şartları tekerrür etmeyeceğinden Atatürk’ün müstesna meziyetlerini taşıyacak bir benzeri düşünülemez. O halde yazdığım ilk cümledeki Atatürk’ler çağdaş bir eğitimle yetişmiş, okumayı, milletini seven, düşünen, mücadeleci, akılcı, vizyoner kişiliğe sahip olanlar Atatürk gibi düşünmekle doğru yolu bulur. İşte o zaman kendinizi Atatürk camiasında hissedebilirsiniz.

Ben burada Atatürk’ün bizler için ne yaptığını yazmıyacağım. Anlatmakla bitmez. Batı ülkelerinin dış politikalarında bize karşı sıklıkla tavır koymalarının geçmişle bağlantısını kurmaya çalışıp dolaylı olarak Atatürk gibi düşünmenin önemini vurgulamak istiyorum. Birinci Dünya savaşını kazanmış olan İtilaf Devletlerinin, yani başta İngiltere olmak üzere Rusya, Fransa ve savaş başladıktan sonra bu cepheye katılan İtalya  ile birlikte savaşı kazanmalarına rağmen Atatürk’ün bu Emperyalist ülkelerin canını nasıl sıktığını, bir Avusturalya deyimiyle (Party pooper) partiyi bozan rolünü anlatacağım. Birinci Dünya savaşının nedenlerinin başında emperyal güçlerin başı çekmek için yaptığı bilek güreşiydi. Bu genel olarak zaten bir çok savaşların ganimet elde etme hedefi değil mi? Savaş başladıktan sonra ABD, Japonya, Brezilya, Sırbistan, Yunanistan ve Romanya da İtilaf Devletlerine katılırken Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan; Almanya, Avusturya –  Macaristan İmparatorluğundan ibaret İttifak Devletlerine katıldı. Karşı cephe 1918 yılında biten savaşı kazandı. İttifak Devletleri teslim oldu. Silahları bıraktı. İşte bu sıralar Atatürk tarih sahnesindeki rolüne devam ederek 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkıp Kurtuluş Savaşımızı başlattı. Yani muzaffer devletlerin galibiyetle elde etikleri için başlatacağı kutlama partisini bozmuş oldu. Hani bir partiye gidersiniz de tam eğleniyorken yanınızdaki eşiniz veya arkadaşınız eve gitmek istiyorum der ve partinin tadını kaçırır ya onun gibi bir şey. Peki bunun yanında Batı ülkelerinin hala kuyruk acısı taşıdığı başka ne gibi sebepler ortaya çıktı. Aşağıda bunlara bir göz atalım.

  • Osmanlı İmparatorluğu girdiği savaşları art arda kaybetmeye başladığından ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa’nın mali kontrolü altına girdi. Bu nedenle Rusya İmparatoru 1. Nikola’nın 1853 yılında kullandığı bir tabirle ‘’Avrupa’nın hasta adamı’’ diye adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu İslam aleminin en büyük devleti iken, Sevr antlaşmasıyla sonumuz gelmişti. Konya civarında öngörülen topraklarla küçük bir ülkeye dönüşecekti. İstanbul bizde kalmakla beraber yakın tarihte onu da alacakları kesinken Atatürk ortaya çıkıyor, tabiri caizse ‘Yedi Düveli’ dize getiriyor ve ülkeyi düşman çizmesinden kurtarıyor. Üstelik 1915 yılında İngiltere Devletinin komutasında İtilaf Devletlerinin ortaya çıkardığı dünyanın en büyük donanmasına karşı Çanakkale deniz savaşlarını kazanmış, Batı ülkelerine ilk büyük şamarı atmıştı.
  • Avrupa onaltıncı yüzyılda başlayan Rönesans ve Reform hareketlerinin etkisiyle bağnazlıktan kurtulup kanlı demokrasi savaşları vererek geldiği 300 yılı aşan mazisiyle geldikleri noktaya kıyasla fakir, borçlu, okuma yazması dahi olmayan bir milleti bulunduğu yerden nerdeyse Avrupa’yı sollayan bir konuma getiren Gazi Paşamız bütün dünyayı şaşırtan bütün başarıyı 15 yıl gibi kısa bir zaman şeridinde gerçekleştirdi. Yaptığı reformlar inanılmaz boyutlardaydı.
  • Türkiye ekonomisini Devletçilik, Halkçılık, Devrimçilik gibi ilkelerle büyük bir kalkınma hızına ulaştırdı. Siyasi zaferimiz ekonomik zaferle taçlandırılmalıydı. 1926 yılında yerli uçak yapmaya başladık. Sonraları ihraç ettik. Devletçilik ve halkçılık yöntemlerinin  uygulaması başarılıydı. Emperyalist ve kapitalist ülkelerin neşesini bozmuş olduk. 1929  dünya krizini en hafif atlatan ülkeydik.  
  • ‘’Benim temel karakterim bağımsızlıktır’’ diyerek kazandığı zaferler emperyalist ülkelerin esiri olarak ezilen bütün milletlere örnek oldu ve her yerde bağımsızlık savaşları başladı. Dünyada günümüze kadar sayısız ülkeler bağımsızlığa kavuştu.

İşte son yıllarda içimizdeki hainlerin de çabasıyla Atatürk’ü karalama, küçük düşürme gayretleri sınırlarımızı aşarak sözüm ona medeni geçinen batı ülkelerinde de yer alıyor olmasının nedeni yukarıda dört başlık altında topladığım Atamızdan yedikleri şamarlardır. Amberin Zaman ve Hilal Kaplan’ın Mayıs 2012’de İngiliz Parlamento’sunda Atatürk’ü küçültme, aşağılama denemeleri yapıldığında bir grup arkadaşla karşı çıkmıştık ve Atatürk Kültü/Atatürk’e Tapma sunumunda Hilal Kaplan, Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetimi baskı kullanarak ele geçirdiğini, TBMM’nin kurulmasının ardından otoriteryan bir duruşla gücünü koruduğunu iddia etmesi üzerine katılımcılar tarafından sözleri kesildi. Polis çağırıldı ve o sıra ben konuşmaya çalışırken polis tarafından dışarı çıkarıldım. Salonu terkederken ‘Atatürk bizim kalbimizin ve beynimizin içindedir. O’nu söküp atamazsınız’ diye bağırarak salonu terkettim.

Atatürk gibi düşünenenlerin hayatı mücadeleyle geçer. Bazen ekmek parası için, bazen sendikalı olarak veya başkasının haklarını ihlal edenlere karşı, bazen ülkesini satanlara, bazen hukuksuzluklara karşı mücadeleler verir. Bazen de okuyarak, öğrenerek, yeni buluşlar yaparak, topluma katkıda bulunarak ülkesine yarar sağlar.

Yazımı bitirirken önümüzdeki haftalarda Türkiye’de yeni kurulacak partilere de bir çift sözüm var. Toplumumuz içinde Atatürkçü  düşünceleri anlayan, kavrayan, ülkenin ileriye gittiğini, her alanda başarılı görmek isteyen seçmen kitlesi büyük bir potansiyele sahiptir. Eğer parti programlarınızın, tüzüklerinizin içinde Türk parası gibi içinde Atatürk varsa başarı şansınız yüksek olacaktır. Başta Parlamentoyu güçlendirecek bir modeliniz olmalı, hukuku nasıl sağlam temellere oturtacağınızı ikna edici şekilde anlatmanız,  eğitimin laikleştirileceğine, adil bir vergi reformu yapacağınıza, çok kazanandan alınacak vergilerin arttırılacağına, sosyal yardımların nasıl yapılacağına, ekonominin nasıl kalkındırılacağına, devletçilik, halkçılık, devrimcilik  gibi Cumhuriyetin başarılı uygulamalarına yer vereceğinize dair projelerinizi anlatmalısınız. Yoksa geçmişin siyasi alanda isim yapmış döküntüleriyle oy toplamaya çalışmakla alacağınız sonuç, kurak arazide tarım yapmak gibi boş bir uğraşıdan öteye gidemeyecektir. Tabela partisi olursunuz.   

Saygı ve sevgilerimle

 

Erol Başarık   (Ekonomist)

Reform 2000 Party’si Genel Başkanı – İngiltere      

ATATÜRK’ÜN BAĞIMSIZLIK ANLAYIŞI

ATATÜRK VE 10 KASIM

2019,  8 Kasım Akşamı yapılan 10 Kasım Atatürk’ü anma programlarından bir daha tarih sayfaları arasına katıldı.

Londra’da yapılan 10 Kasım’ların ortak özelliklerinin tümünü bir araya getiren 2019, 10 Kasımı, Atatürkçü Düşünce Derneği nin geleneksel saygı, birlik ve hüzün havasını yansıtan tam bir 10 kasım oldu.

Başkan Jale Özer tarafından sunulan 10 kasım konuşması Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve Türk halkına emanet ettiği Cumhuriyet’in temel özelliklerini vurgulayan ve yeni dönemde maruz bırakılacağı kesinleşen tehlikelerin neler olduğunun altını çizen bir konuşmaydı. İADD Başkanı Özer’in sözünü ettiği Laik, Demokratik, İnsan Hakları,Kadın haklarına bağlı, kuvvetler ayrılığı prensibinin temelinde yer aldığı Demokratik Cumhuriyetin tanımı özetle yukarıdaki gibiydi.

10 Kasım’ın ne olduğunu,fiilen ne anlama geldiğinin anlatımı ise gecenin ana konuşmacısı Dr. Orhan Çekiç tarafından yapıldı. Yıllardan beri katılarak büyük bölümünü her açıdan izlediğimiz  10 Kasım ve Atatürkçülük konuşmalarının en kapsamlı ve güçlü bir biçimde bu yıl , Dr. Orhan Çekiç tarafından yapıldığını gördüğümüzü vurgulamak durumundayız.

Dr. Çekiç,geniş özetlemesinde bir yanıyla Mustafa Kemal Atatürk ve onun yaşamını her bölümü çağın en önemli olayları ile dolu bir kesimine sığdırarak incelerken, Kurtuluş Savaşını başlatan ve zafere ulaştıran tarihi önemdeki ‘Mustafa Kemal Atatürk’ olayını ayrı ve Uluslararası bir olay olarak ele alıyor.  Dr. Çekiç’i okuduğunuzda  sürekli olarak; Ya Atatürk olmasaydı ? sorusuna cevap arıyorsunuz.  Şüphesiz çok şey mevcut olmayacaktı.

Tarihin çok önemli bir bölümü ‘faili meçhul’ kalacaktı. Rus devrimi hiç olmayacak, İngiltere elinde çok geri ve çağdışı bir İslam coğrafyası ile hüküm sürecek, Çağdaş Türk İnsanı ve Kadını tarih sahnesine hiç çıkamayacak, Cumhuriyet hiç hiç olmayacaktı.

Dr. Orhan Çekiç çok geniş açıklamalarında Osmanlı toplumundan başlayarak Mustafa Kemal Atatürk üzerinden yaptığı bir ‘zamanlama’ ile Atatürk’ü tarih sayfalarının arasına silinmez bir yazıyla eklemiştir. Öyle ki; Orhan Çekiç’in yaptığı bir alıntıyla, Hintli düşünürler; ‘Atatürk öncesinde biz Allah’ı İngiliz zannediyorduk’ demekteydiler.

Dr. Orhan Çekiç tarafından hazırlanan ve çok etkili bir biçimde sunulan 10 Kasım 2019 gecesi anma programı Londra’da yaşayan Türk toplumuna ve Türkiye nin entellektüel yaşamına çok şey katmıştır. Öyle ki; Türk toplumu, Atatürk ile çağdaş,laik ve özgür bir Dünya’nın doğal bir üyesi olmuştur.

Mahir Tan

LondraPosta-Londra

Türker Ertürk; TRUMP’IN MEKTUBUNDA DİKKATLERDEN KAÇAN KONU NEYDİ ?

TRUMP’IN MEKTUBUNDA DİKKATLERDEN KAÇAN KONU NEYDİ?

“Amerika kötü, Rusya iyi”, “Almanya kötü, Çin iyi” veya bunların tam tersi yaklaşımlar doğru değildir ve böyle bir dünya yok. Her ülke, kendi çıkarları peşinde koşar ve koşuyor. Bu çok normaldir ve olması gereken de budur. Ülkeleri yöneten liderlerin görevi de ülkelerinin çıkarları peşinde olmaktır. Çağdaş ülkelerde; devlet mekanizmaları anayasal düzen içinde liderlerini denetler ve liderin devletin gücünü kendi şahsi çıkarları için kullanmasını engeller. Suudi Arabistan gibi çağdışı kabile devletlerinde ise böyle bir denetim söz konusu değildir.

Bugün ülkemizin güneyinde, 911 km’lik kara sınırına sahip olduğumuz Suriye’de mini bir dünya savaşı var. Vekil güçleri de dâhil ettiğimizde, bölgede hem küresel hem de bölgesel güçlerin hepsi var. Hepsinin amacı, kendi ülkelerinin çıkarlarını korumak! Rusya bile, bölgeye Suriyelilere duyduğu aşk yüzünden gelmedi, kendi çıkarları ve güvenliği için geldi. Bugün PYD’ye destek veren, müttefik gören, PKK’nın uzantısı olduğu halde terör örgütü olarak değerlendirmeyen tüm tarafların motivasyonu Kürt sevgisi değil, kendi ülkelerinin çıkarlarıdır!

Tek Adam Yönetimi

Bölgede bu konuda tek bir istisna var, Türkiye! Ne yazık ki ülkemiz, Suriye’de kendi çıkarlarının ve güvenliğinin peşinde değil! Türkiye’yi yöneten iktidar, Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları hilafına kendi çıkarları, bekası ve “Siyasal İslamcı” çağdışı ideolojisi peşinde koşmakta ve ülkemizi felakete sürüklemektedir. Bunu yapabilmek için elinde yeterince imkân da var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kumpas operasyonlarıyla başlayan ve hileli referandumla sonuçlanan süreçte kontrol ve denge mekanizmaları patlatılmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi işlevsizleştirilmiş ve çağdaş dünyada karşılığı olmayan bir şekilde ve bir anlamda “Tek Adam” yönetimine geçilmiştir.

İktidar, Mart 2011’de, Suriye’de başlatılan vekâlet savaşının ateşine Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği ile çelişmesine rağmen benzin döktü ve bugünkü tehdit durumu hâsıl oldu. Yani Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşmasının, petrol yatakları dahil PYD’nin bölgeye hâkim olmasının, Türkiye’yi güneyden kuşatmasının, 80 bin kişilik güce ulaşmasının ve 4 milyon Suriyeli sığınmacının ülkemize doluşmasının nedeni iktidarın bu fahiş hatasıydı.

 

Yanlışlara Devam Ediliyor

Bu yanlış yapılmasaydı; Ortadoğu bataklığına batmayacak, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarını yapmak zorunda kalmayacaktık ve o bölgeden şehitlerimiz gelmiyor olacaktı.

Normal olarak çağdaş ve demokratik ülkelerde, sorunun sorumlusu çözümün belirleyicisi olmaz, olamaz ve buna müsaade de edilmez. Ama iktidarın operasyonları ile Türkiye’nin denge ve kontrol mekanizmaları patlatıldığı, demokratik ve çağdaşlık kriterleri tahrip edildiği için iktidar hala yanlış yapmaya devam ediyor.

Yapılması Gerekenler;

  1. Suriye merkezi hükümeti ile masaya oturmak, barışmak, gerekiyorsa onunla beraber askeri operasyon yapmak ve bir an önce Suriye’ye barışın ve istikrarın gelmesini sağlayarak, 4 milyon sığınmacının evlerine dönüşünü sağlayacak iklime zemin hazırlamak,
  2. Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve tekil yapısına sözde değil, özde sahibiyet göstermek ve Suriye’de kendi egemenlik alanı peşinde koşmamak,
  3. Suriye’de emperyalizm adına vekâlet savaşı yapan ve Suriye’nin PKK’sı konumundaki radikal unsurlarla derhal her türlü ilişkiyi kesmektir. Kaldı ki, bu bizi dünya kamuoyu önünde de terör destekçisi konumuna düşürmektedir.

İslami Devlet, İslami Toplum

Bugün Türkiye’de aklı başında olan herkesin Suriye ve Beşar Esad ile barışılması ve masaya oturulması gerektiğini söylemesine rağmen iktidar asla buna yanaşmamaktadır. Hulusi ve Mevlüt Beyler hariç, askerlerimiz ve diplomatlarımız da böyle düşünüyor ama korkudan ifade edemiyorlar. İktidarın bu konudaki en büyük icraatı ise istihbarat unsurları ve üçüncü ülkeler aracılığı ile görüşülüyor bilgisini sızdırmak ama Suriye’ye düşmanlık etmekten de geri durmamaktır. Suriye ile Rusya üzerinden görüşülüyor olması da feci bir yanlıştır. Bu, Türkiye’nin Suriye odaklı çıkarları ve güvenliğini Rusya’nın çıkarlarına ipotek etmesi demektir!

Beşar Esad ile barışılmamasının ve düşmanlığın sona erdirilmemesinin bir nedeni de Türkiye’de tam gaz sürdürülen İslami bir devlet ve İslami bir toplum yaratma projesinin derhal çökecek olmasıdır. Buradan uyarıyorum; bu proje asla başarıya ulaşmaz! Yalnızca ülkemize acı çektirir ve çağdaş uygarlık yolunda daha da geriye düşürür, o kadar!

13 Kasım’da Türkiye Kaybedecek!

Türkiye, 9 Ekim 2019 tarihinde başlattığı Barış Pınarı Harekâtını, başta açıklanan siyasi hedefler ele geçirilmemesine ve askeri harekâtın devam ettirilmesi gerekmesine rağmen bitirmek zorunda kalmıştır. Nedeni; ABD Başkanı Trump’ın şantaj ve tehditleridir. Şantaj ve tehditlerin büyüğü ve harekâtın durdurulmasının asli nedeni de bizatihi iktidarın kendisine yönelik olanıdır. Bir ümitle güç ve destek almak ve harekâta yeniden başlamak için Rusya’ya, Putin’e koşulmuş, ancak oradan da yüz bulunamamış, harekât sonlandırılmış ve iki kasaba arasına razı olunmuştur.

Görülen o ki; iktidarın bizatihi kendisi, geçmişte yaptıkları nedeniyle ağır şantaj altındadır. Bu hali ile ülkemizin çıkarları ve güvenliği lehine kararlar alıp uygulayabilmesi mümkün gözükmemektedir. Tartışmaların en başında söylemiş ve yazmıştık “İktidar, 13 Kasım’da Trump’ın yanına gitmek zorunda!” diye. Ve öyle de oluyor!  Bu görüşme sonucunda; Türkiye yine kaybedecek, ödün verecek ve iktidar ömrünü bir süre daha uzatacak, hepsi o kadar! Ama Türkiye’de bu görüşmenin sonucunu yine zafer olarak satmaya çalışacaklar.

Yedi, Yuttu, Hazmetti!

ABD Başkanı Trump tarafından Barış Pınarı Harekâtının başladığı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderilen mektup yenilir, yutulur ve hazmedilir bir mektup değildi. Bu mektuba nereden bakarsanız bakın, çok açık bir aşağılama ve hakaret içeriyordu. İktidara yakın olanlar dâhil, kamuoyunun değerlendirmesi buydu. Ancak kavgada veya mahalle arasında söylenebilecek sözlerdi bunlar.  Mektup Erdoğan’ı hedef almış olsa da Cumhurbaşkanı olması nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti de rencide olmuştur. Bu durumda gereği yapılmalı ve reaksiyon gösterilmeliydi.

İktidar bırakın gereken tepkiyi vermeyi, çok zor durumda olduğu için yenilir yutulur gibi olmayan bu mektubu yedi, yuttu ve kamuoyundan gizledi. Beyaz Saray mektubu kasti olarak basına sızdırmasaydı, biz bu konuyu öğrenemeyecektik.

İlk Paragrafın İlk Cümlesi Çok Açık!

İşte yenilir, yutulur ve sineye çekilir olmayan bu mektuba niçin sessiz kalındığı ve ABD’ye gidilmek zorunda olunduğunun asıl yanıtı mektubun ikinci paragrafının ilk cümlesinde gizli. Trump, bu cümlede “Senin bazı problemlerini çözmek için çok çalıştım” (I have worked hard to solve some of your problems) diyor, ülkenin problemleri için demiyor! Çok açık değil mi? Halk Bankası, Zarrab ve ABD Temsilciler Meclisi’nin aldığı mal varlığının araştırılması kararı konuları bunun net ipuçları. İstersen, dediklerini yapma!

FETÖ güdümlü kumpas operasyonlarının medya ayağının enerjik militanlarının serbest bırakılması, Bülent Arınç’ın izin dahilinde KHK’lar konusunda yaptığı kontrollü açıklama, Bağdadi’nin kız kardeşinin yakalanması, “S-400’ü depoya kaldırdık, test atışı bile yapmadık, kullanmayacağız, Doğu Akdeniz’de frene basacağız, Kıbrıs’ta dediklerinizi yapacağız, İran’a karşı yanınızda olacağız” hamleleri, garantileri ve güvenceleri; Trump’ı ikna etmek için iktidarın çantasında bulunanlardır.

TÜRKER ERTÜRK

AHMET KILIÇASLAN AYTAR; ERDOĞAN TRUMP GÖRÜŞMESİNE DOĞRU

ERDOĞAN – TRUMP GÖRÜŞMESİNE DOĞRU
Geçen hafta, Amerikan birlikleri ve onlarca tank ve zırhlı araç Suriye’deki petrol alanlarını işgal etti.
Yükseliş, Başkan Trump’ın ABD askerlerinin ülkeyi terk ettiğini ve ülkelerine döneceklerini  tweetledikten yarım saat sonra geldi.
Başkan ilginç bir yöntem uyguluyor: Bir şey söylüyor, sonra Pentagon’a diğer şeyi yapmasını emrediyor.
Twitter’da bitmeyen savaşlara son veriyor ve gerçek dünyada onları sürdürüyor!

*
Aslında Trump Suriye’yi değil, gelecek yıl yapılacak başkanlık seçimi ve seçmen kitlesini hedefliyor.
Ancak destekleyicilerinin şahinler mi yoksa güvercinler mi olduğuna karar veremiyor.
Çünkü onun sorunu bu ikisi de değildir.
Belki de Başkan Trump dış politika ile iç politika arasındaki ilişkinin, farkettiğinden daha karmaşık olduğunu yeni öğrenmeye başlıyor!

*
Trump’ın politika merkezinde en önemli grup beyaz  Evanjelist Hıristiyanlardır.
Evanjelistler 2016  başkanlık seçiminde Trump ile birlikte yükseldiler.
Sadakatlerini güvence altına almaları kolay bir iş değildi.

*
Trump’ın oluşturduğu küfürler, yalanlar, görevden almalar, kandırmalar, kumar, porno yıldızları fonunu,
Ya da Trump kürtaj karşıtıdır, aile yanlısı ve cinsel kimlik politikalarına kuşkuyla bakar gibi düşüncelerini,
Yani karşı karşıya kaldıkları her günahı güçlü vaizleri  vasıtasıyla göz ardı ettiler.
Çünkü alternatif, Hillary Clinton’dı…

*
Çünkü Başkan Trump, Clinton’dan farklıydı ve Evanjelistlerin İsrail sevgisini de paylaşıyordu.
Nitekim Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması Evanjelistleri mutlu etmiştir.
Evanjelistler hâlâ Trump’ı İsrail yanlısı olarak görüyor.

*
İslamcı terör Evanjelistler için diğer Amerikalılara nazaran daha yüksek bir endişe kaynağıdır.
Trump geçen hafta İŞİD  lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin öldürülmesiyle bir başarı kazandı, kilit destekçilerinin ayağa kalkacağını umdu…

*
Ancak Evanjelik liderler Başkan’ın Suriye’den asker çıkarmasını kınadılar.
İşte Evanjelist ideolojiyi savunan medya kurucusu, siyasi yorumcu ve Cumhuriyetçi M. G.Robinson, “Trump, ABD ordusunu geri çekerek cennetini kaybetti,”
Evanjelist vaiz Russell D. Moore, “Trump, Kürt Hristiyanları  İŞİD terörüne ve Esad rejimine terk ederken özgürlük ve insanlık onuruna karşı durdu” dedi.
Daha çok kişi de,”Trump Amerikası, kelimelerin ötesinde dehşet verici  Erdoğan’ın Türkiye’si ile karşı karşıya bulunuyor” noktasında birleşti…

*
İsrail’in güçlü destekçileri de Türkiye’nin Müslüman Kardeşler İdeolojisi ve İran’ın Şii ideolojisiyle genişlemesinden korku içindedir.
ABD’nin askerleri çekerek  onları yalnız bırakmalarından şikayetçidirler…

*
Bunlar ve daha çoğu Başkan’ın Suriye’deki çarpıcı git-gellerini açıklamaya yardımcı oluyor…
Nitekim Başkan Yardımcısı M.Pence ve Dışişleri Bakanı M.Pompeo Evanjelistleri yumuşatmak üzere çok sayıda kilise topluluğu ile bir araya geliyorlardı ki;
Trump Suriye’ye asker gönderme şok kararını verdi…

*
İsrail’e ve Evanjelist Amerikalılara göre;
Erdoğan, Müslüman Kardeşler’in”Batı Medeniyetine Cihadizm” ideolojisinin siyasi lideridir.
Bu ideoloji ona Müslüman Kardeşler’in dünya çapında meşruiyeti için Türkiye’nin bölgesel bir oyuncu değil,
Büyük bir güç olarak ele alınması gerektiğine dair narsist bir yükleme yapıyor!

*
Bu yüzden Erdoğan, Batı ağının bir parçası olmak yerine serbest bir sürücü gibi davranıyor.
Soğuk Savaş’ın ardından çok kutuplu bir uluslararası sistemi inşa edenlerden biri olmayı hesaplıyor.
Türkiye’nin Lozan Anlaşması ya da NATO ittifakının belirlediği statüsünden çok daha fazlasını istiyor.
Ama Türkiye’nin bütün değerli müttefikleri Erdoğan’ın askeri provokasyonları, güvenilmezliği ve tahmin edilemezliği ile uğraşıyor, deniliyor.

*
Erdoğan Suriye savaşının başladığı sekiz buçuk yılda en önemli rolleri  oynadı.
Dünyanın her yerinden Türkiye üzerinden “Suriyeli isyancılara “silahlar kaçırılmasına göz yumdu.
Yıllar boyunca on binlerce Cihatçı, Suriye hükümetine karşı savaşan çeşitli gruplara katılmak için Türkiye’yi dolaştı!

*
ABD rotasını değiştirip IŞİD ile savaşmaya başladığında, Türkiye’yi yeni savaşçıların akışını kısmaya çağırdı.
Ne zaman İŞİD eylemleriyle Türkiye’de onlarca kişiyi öldürünce,  Erdoğan yeni savaşçıların ülkeye girişine önlem aldı.
26 Ekim 2019’da Başkan Trump, ABD özel kuvvetlerinin İŞİD lideri  Ebu Bekir El Bağdadi’yi öldürdüğünü açıkladı .
Bağdadi ve eşleri Suriye’deki İdlib Valiliği’nde bulunan Barisha köyündeki bir evdeydiler.
Barisha, Türkiye sınırına ve  Reyhanlı’ya sadece 5 km uzaklıktadır.
Bu olay Türkiye’nin hâlâ İŞİD’i düşman olarak görmediğinin ya da İŞİD liderlerinin  Türk makamlarından korkmadığının işareti sayıldı.

*
Zaten Türkiye   uzun zamandır tıpkı Pakistan gibi mezhebi hassasiyetleri kullanmaktadır.
Çeçen, Gürcü, Suudi, Mısırlı, Sincan Özerk Bölgeli, Türk ve Avrupa’nın hemen her ülkesinden birkaç bin İŞİD terör örgütü mensubunu;
Hatay, Gaziantep ve Şanlıurfa’yı içine alan bölgede yani Türk Veziristan’ında,
ABD’nin gelecekteki bölge hizmetlerine amade olmaları için yerleşmelerine göz yumuyor!.

*
Almanya İçişleri Bakanlığı, Erdoğan iktidarının Müslüman Kardeşler, HAMAS ve Suriye’deki silahlı İslamcı muhalefete yönelik dayanışma ve destek eylemlerine dikkat çekiyor.
“Ankara’nın özellikle 2011’den beri adım adım İslamileşen iç ve dış politikasının sonucu olarak;
Orta ve Yakındoğu bölgesindeki İslamcı örgütlerin merkezi eylem platformu haline gelmiştir” ifadesi kullanıyor.

*
Bu yüzden Erdoğan’ın “Kapıları Açarız” tehditi ile Türkiye’nin Avrupa nezdinde kirliliği artıyor.
“Türkiye’deki gelişmeler endişe verici, çünkü orada göç diplomatik ilişkilerimizde bile müthiş bir baskı silahı haline geldi.
Eğer Türkiye kapılarını açarsa Balkanlar’dan Avrupa’ya doğru yaşanabilecek bir göç akınının ve İslamcı terörün  tüm kıta için yıkıcı bir şey olacağı” düşüncesi pekişmiştir;
Bu kaygı Ankara’ya çok fazla bel bağlamanın özellikle Avrupalıların Ortadoğu’daki çıkarlarını kovalamasının önünde engel oluşturabileceğine yöneliktir.
Başta Almanya ve bir çok Avrupalı politikacı;
Türk hükümetine karşı sıkı önlemler alınması, Avrupa Birliği’ne katılım görüşmelerinin kesilmesi ve Ankara’ya ekonomik yaptırımlar uygulanması talebinde bulunuyor.

*
Şimdi bu çerçevede  Erdoğan, “Dostlar Alışverişte Görsün ” edasında,
ABD’nin operasyonu ile öldürülen İŞİD lideri El Bağdadi’ den sonra,
Terörle mücadele başarısını sergilemek üzere yakalanan El Bağdadi’nin ablasından sonra eşi ve eniştesi ile kimi iŞİD mensubundan,
Toplanan “hem nalına hem mıhına”  odaklı istihbarat ile 13 Kasım’da Başkan Trump ile görüşmeye hazırlanıyor.

*
En büyük handikapı, 7 Kasım Perşembe günü ABD Dışişleri Bakanı M.Pompeo  ve İsrail Başbakanı B. Netanyahu’nun,
“Ne ABD ne İsrail istihbarat merkezleri; İran’ın ne zaman bir nükleer kapasiteye ilerleyeceğini, nükleer silahlarını nerede saklayacağını bilmiyor” açıklamasıdır!

*
Çünkü bu noktada Trump, artık bir savaş karşıtı  sayılmıyor.
Evet, Amerikan halkının büyük kesimleri askeri çatışmalardan bıkmıştır ama bunların çoğu özgürlükçü olmayıp, sokaklara çıkacak kadar kızgın bile değillerdir…
Nitekim Trump’ın İran’la savaşı durdurmasının sebebi, halkın tepkisiyle daha az ilgiliydi ve daha fazla oy kullanabileceği konusunda ikna olmuştu.
Şimdi Türkiye Trump’a  önce  bir “ara”  sonra ” savaş” olanağı veriyor…

8. 11. 2019

AHMET KILIÇASLAN AYTAR; ERDOĞAN’IN PAPATYA FALI

 ERDOĞAN’IN PAPATYA FALI
Suriye’de İŞİD militanları, Esad rejiminin kontrolü dışında ve Suriye Demokratik Güçleri ile Irak hükümetinin erişemediği İdlib ve Halep alanlarında yer buldu.
26 Ekim’de ABD ve Demokratik Suriye Güçlerine ait bir birlik ortaklaşa operasyon düzenledi.
İŞİD lideri Ebubekir El Bağdadi’yi, Suriye kuzeybatısında Türkiye sınırına 5 km uzaklıkta 6.000 nüfuslu Barisha köyünde öldürdüler.
El Bağdadi’nin, İŞİD’i yeniden yapılandırmak için Türkiye kontrolünde güvenli bölgeyi bir sığınak olarak kullandığı anlaşıldı.

*
Nitekim Barisha çevresindeki alanı Türkiye’nin vekil gücü  cihatçı  Özgür Suriye Ordusu kontrol ediyor.
El Bağdadi’nin Barisha’da saklandığı evde bulunan ve ABD hava saldırısında tahrip edilen tünelin,
Yakın bir Türk askeri üssüne mi yoksa doğrudan Türkiye’ye açılan bir kaçış yolu olup olmadığı bilinmiyor…

*
Operasyonun ardından ABD Başkanı D.Trump, el Bağdadi’nin ölümünü duyurdu.
Yardımlarından dolayı Rusya, Suriye, Irak, Kürtler ve Türkiye’ye  teşekkür etti.

*
Ne ki, Suriye Devlet Başkanı B.Esad, ” Bizim operasyonla hiç bir alakamız yoktur.
Belki de bu operasyonda bazı ülkeleri ve yardımcı olan tarafları koymaktaki gaye operasyona gerçeklik verilmesidir.
Dolayısıyla bu ülkeler kendilerini utanmış hissetmeyecekler, ancak büyük bir sürecin parçası olma arzusunda olduklarını hissedeceklerdir” dedi…

*
Bağdadi’nin Türkiye sınırının 5 km. ötesinde bulunması, Suriye’de Türkiye’nin mevcut kontrolünü sorgulamaya açtı.
Çünkü istihbaratlar bu alanın İŞİD’in yeniden inşa edileceği yer olduğunu bildiriyordu.
Erdoğan’ın, Türkiye’nin İŞİD’e karşı nasıl mücadele ettiğini vaazlarına rağmen, pek çok ülke Türkiye’nin İŞİD’le ilişkili olduğuna inanıyordu!

*
Geçen haftadan beri Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre Ofisi’nde  Suriye Anayasa Komitesi toplantıları sürüyor.
Öte yanda BM teşkilatı; Suriye İç Savaşı siyasi çözümünün hukuki yapısını oluşturmaya yönelik “muhalif-terörist” ayrımını keskin bir şekilde yapma mesaisine de devam ediyor.
Her tür zulüm, teröristleri gönderen ve finanse eden ülkeler, Suriye’de insani durumu ahlaksız ticarete dönüştürenler kategorize ediliyor ve belgeleniyor.

*
Mahkemeler yargılamak için evrensel yargı yetkisini kullanabilecek, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mevcut bir organa ya da  Suriye’de bir mahkemeye yetki verebileceklerdir.
Aslında bu kurgu  Batılı ülkelerin Suriye’ye karşı oynadığı askeri role ilişkin tanıklıkların silinmesine yöneliktir!

*
Mesela  Fransa, Kürtlerin Paris’te  temsilciliği olan Rojava’yı ;
Suriye Arap Cumhuriyetinin yargı kararlarını Suriye topraklarındaki tek meşru karar olarak kabul eden Fransız-Suriye Anlaşması’nı,
Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi,
Fransız Anayasa’sını ihlal etmek pahasına geleceğin Suriye Federasyonunda özerk bir devlet olarak tanıyabilecektir.

*
Rojava’nın özerk bir devlet olarak tanınmasından sonra kurulacak ve evrensel yargı yetkisini kullanacak bir mahkemede Avrupalı İŞİD cihadçileri yargılanacak,
Onların temsil ettiği ülkelerin Suriye’ye karşı oynadığı askeri role ilişkin tanıklıkları silinirken,
İlgili Rojava Mahkemesi BM Savaş Suçlarını Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı dava dosyalarını,
Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mevcut bir organa ya da  Suriye’de  bir mahkemeye  aktararak yetki verecektir.

*
Süreç bu doğrultuda ilerlerken;
Avrupa gelecek vizyonunda önemli olan Suriye’de Türkiye’nin genişlemeye açık “Barış Pınarı Operasyonu” askeri tırmanışından rahatsızdır.

*
Rusya, “Önce ateş kesilmeli ve şiddete son verilmeli sonra müzakereler, çözüm arayışları, gelecek toplum için anayasa temellerinin belirlenmesi ve yapısal değişiklikler sağlanmalıdır.
Bunun tersi kaosa götürür.
Esad’ın anayasal olmayan yollarla görevden alınması durumunda muhalefet ile şu anki Suriye yönetimi arasında sadece yer değişikliği olacak, savaş sonsuz bir şekilde sürecektir.
Suriye’de siyasi çözüme paralel olarak küresel barış, istikrar ve gelişmeye katkı sağlamak üzere,
Suriye İç Savaşı suçlularının yargılanması ve BM merkezinden yenilenmiş bir Uluslararası Hukuk Sistematiğinin küresel sistem ağlarına yansıtılması gerekir” düşüncesindedir.

*
ABD ise Uluslararası Hukuk Sistematiğini kendi liderliği lehinde küresel sistem ağlarına yansıtmak üzere;
İşte şimdi birbirine  hasım Erdoğan ve Esad’ı adalet terazisine oturtmuş bulunuyor.

*
Bu noktada Devlet Başkanı Esad, Erdoğan karşıtı açıklamalarını sürdürüyor.
Son olarak İdlib’i ziyaretinde,” İdlib’de savaşan, adları her ne kadar ” El Kaide, Ahrarul Şam vb” olsa da  onların Türk ordusu olduklarını unuttuk.
Ben,onların Erdoğan’ın kalbine Türk askerlerinden daha yakın olduklarını kesinlikle söyleyebilirim ” ifadesiyle ağır bir ithamda bulunuyor.

*
Ya da, ” Onun “hırsız” olduğunu söylüyorum. Sövmüyorum, vasıflandırıyorum. Bu bir sıfattır ve bu sıfat gerçektir.
Fabrikaları, petrolü, mahsülleri ve son olarak toprağı çalanlara ne diyeyim? Hayırsever mi? Başka bir adlandırma yoktur.
Daha önce de Halk Meclisi konuşmamda onu “politik kapkaççı” olarak nitelendirdim ki, o bu politikayı güdüyor.
Herkese yalan söylüyor ve herkesi tehdit ediyor. Alenen nifak ekiyor.
Biz sıfat icat etmiyoruz, kendisi gerçek sıfatlarını ilan ediyor ben de nitelendiriyorum” diyor…

*
Aslında  Eylül 2013’te  Esad’ın, Ghouta’da kimyasal silahları kullanarak Suriye isyancılarına saldırmasının ardından,
Türkiye’nin cihad örgütlerine desteğini kurumsallaştırdığı
Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) IŞİD’e  silah, para ve lojistik destek sağladığı,
Yaralı IŞİD savaşçılarına düzenli olarak Gaziantep hastanelerinde tıbbi bakım verdiği,
Erdoğan’ın vekil gücü cihatçı Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO), Suriye’de Afrin, Azaz, El Bab, Cerablus ve İdlib’te günlük olarak suç işlediklerini herkes biliyor.

*
Şunlarda  biliniyor…
Ocak 2015’te Suriye’de Kürt güçleri Kobane kentini İŞİD çetelerinden temizlediler.
Kobane’ de İŞİD’in yenilişi Erdoğan iktidarı ile İŞİD’in ortak kaderini belirledi.
Birlik oldular ve muhaliflere saldırmaya başladılar.

*
7 Haziran 2015 Genel Seçimleri Erdoğan iktidarını salladı…
İŞİD 20 Temmuz’da Suruç katliamını yaptı ve Türkiye karanlık bir döneme girdi.
6 Eylül’de Dağlıca’da 16 askerin şehit olması,
10 Ekim’de İŞİD’in Ankara Gar saldırısı gerilimi daha da arttırdı.
Erdoğan  “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” mesajı verdi!

*
Bugün MİT’in İŞİD’i bu hedeflere saldırmaya yönelttiği,
Esasen Erdoğan’ın İŞİD’le ilişkisinin  Irak El Kaidesi’nin oluşturulması sırasında başladığı sır değildir.

*
Suriye İç Savaşına Siyasal Çözümün arandığı o süreçte,
Erdoğan’ın Batı ve bazı Arap ülkeleriyle birlikte kirli planlar ve komplolar düzenlediği iddia ediliyordu.

*
Buna göre Erdoğan, Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen yapay sınırların Suriye ve Irak’ta yeniden çizilmek istendiği,
Suriye ile Irak’ın yapısının değişmeye zorlandığı o sıralarda;
Irak’ı birlikte tutan unsurların dağılmasıyla oluşacak istikrarsızlık, çevreye yayılabilir çatışma riski ve Kürtlerin konumuyla ilgilenmiş,
Olası bağımsız bir Kürt devletinin milliyetçi ve ayrılıkçı etkilerinin Türkiye Kürtlerine sirayet etmesiyle oluşacak asimetrik tehditi görmüş,
Irak toplumunda merkezi hükümetin Kürt bölgesinin tartışmalı bölgeleri: Petrol Yasası ve Musul- Kerkük gibi ağır sorunları çözeceğine:
Irak’ın toprak bütünlüğüne ve geleceğine sahip olacağına dair inancın tükendiğini farketmişti.

*
Bu yüzden politikasını; hem Kuzey Irak Kürt Yönetimi sahasında ekonomik ilişkilerden örgütlediği İslami sermaye ile Kürtlerin Türkiye ekonomik ve siyasi kontaklarına bağlılılığından hareketle,
Bağımsız Kürt Devletini pasifize edebileceği düşüncesine,
Hem de İslam Birliği başlığında bir Sünni koridor üzerinde “bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanırız” oportunizmine kurdu.

*
Bu strateji doğrultusunda, Irak’ta Şii yerleşim bölgelerine bombalı terör saldırıları planlamakla suçlanan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin örgütselliğinden yararlandı.
Çünkü Osmanlı’dan beri ülkeyi yöneten Sünni azınlık işgal öncesi kazanımların peşindeydi,
Nitekim Tarık El Haşimi’ye bağlı Saddam’ın BAAS ordusundan bakiye Irak Sünnilerinin oluşturduğu Haşd el Vatani güçleri,
İŞİD terör örgütünün komutasında Irak’ı fiilen parçalayan saldırılarıyla Musul’u ilhak etti.

*
O gün Erdoğan oportunizmine fırsatların pekiştiği zannetmişti.
Ama bugün ABD;
Artık Suriye savaşını bir insani müdahale olarak satma girişimlerinin sona erdiğini, sıranın Suriye’deki savaşa siyasi çözüm bulunmasına geldiğini düşünüyor.
İsrail’i kuşatan bu bölgede İslami Cihad terörizmi ile suçladığı İran İslam Cumhuriyeti’nin  bütün ağırlıklarıyla  Suriye’den çekilmesini,
Hakeza emperyal Osmanlı emellerine önderlik eden Türkiye’nin de  Balkanlarda, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de gösterdiği Sünni İslamcılık girişkenliğini,
Suriye ve Irak’tan başlayarak sonlandırmasını ve Türkiye’nin yeniden ABD ve NATO ittifakının güvenilir bir ortağı olmasını öngörüyor…

*
Bu çerçevede ABD’nin; Suriye’de “İnsanlık suçu, Savaş suçları işleyenleri : Dünya barışına karşı suç işleyenleri ve savaşa sebep olanları: İç savaşı ahlaksız bir ticarete çevirenleri”,
Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmaya doğru götürmeye  yürüdüğünden söz ediliyor.

*
Tam zamanında Erdoğan, ABD’nin operasyonu ile öldürülen İŞİD lideri El Bağdadi’ den sonra,
Terörle mücadele başarısını sergilemek üzere El Bağdadi’nin; ablasından sonra eşinin ve eniştesinin yakalandığını açıklıyor.
Erdoğan’a göre  bu kişiler,  iŞİD ve Bağdadi’ye dair önemli istihbarat elde edilebileceği, kendi ilşkilerini dengeleyebileceği,
” İstihbarat açısından birer altın madeni” olmalıdırlar!

*
Ve Beştepe’de  Erdoğan “Elini Veren Kolunu Kaptırır” esasında değil,
Yukarıdaki düşüncelerde dahil olmak üzere  “13 Kasım’da ABD’ye gideyim mi/ gitmeyeyim mi” diye papatya falı bakmaktadır!