Ahmet Kılıçaslan Aytar; CHRISTCHURCH KATLİAMI VE ERDOĞAN

CHRISTCHURCH KATLİAMI VE ERDOĞAN

Yeni Zelanda Christchurch saldırısı ardından, tetikçi Brenton Tarrant’ı “anlamaya”, manifestosunu çözmeye ve sebep bulmaya yönelik değerlendirmeler yapıldı.

Ama bu tür değerlendirmeler daha derin ve ürpertici şu gerçeğe değinilmedi.

Tarrant’ın saldırısı, “troll çevrimiçi topluluğunu” ölüm gösterisiyle eğlendirmekle ilgili olduğu için hiçbir zaman şiddetin kendisi değil,

Saldırıyla sahneye çıkarılan, yorumlanan ve internetten  yayılan bir katliamın canlı performansıydı..

 

*

Polis, Tarrant’ın saldırı görüntülerinin ve manifestosunun dağıtılmaması ve paylaşılmamasına yönelik uyarıda bulundu.

Ancak hastalıklı yabancıllık duyguları olan kimileri kendilerine hayranlık uyandırıcı bir konu bulduklarının coşkusuyla,

“Tarrant  Tiyatrosu’nu”  çevrimiçi şakalar ve en alt düzey internet kültürüyle dünyaya  enjekte ettiler.

Saldırının nedenini ve motivasyonunu tanımlamak yerine bu referanslar, anlamlarını bilenler için saldırının  “eğlence değerini” en üst düzeye çıkardı…

 

*

İslam Devleti ( İŞİD) “eğlence olarak terörizm” kavramını popüler hale getirme ve küçük çaplı saldırıların canlı yayınlanmasını kredilendirilebilse de ,

Tarrant’ın yayını modellerinden çeşitli şekillerde farklıydı.

 

*

En önemlisi, İŞİD’in yayınları halifelik için savaşan “İslam aslanlarını” yüceltmeye çalışırken, başkalarına da örneklerini izlemeleri için ilham veriyordu.

Tarrant ise internet kültürünün saçma sahneleri arasına referanslar serpiştirerek seyircilerini heyecanlandırmaya ve eğlendirmeye odaklıydı.

Zaten toplu katliam  niyetini 8 Chan adlı bir sitede isimsiz bir ilanda açıkça belirtmiş, yayınını da hedef kitlesine yarı-komedi bir performans olarak tasarlanmıştı.

Nitekim katliam sonrasında bir çok çevrimiçi yayın;

Tarrant’ı alkışladı, nefretlerini gerçek dünya eylemine çevirdikleri için onu selamladı ve daha çok örneği takip etmeye çağırdı.

 

*

Tarrant’ın saldırısının özellikleri asla önemsiz değildir.

Bu katliam biçiminde, bir cenaze töreni altından eğlenceli, alaycı  radikalleşme gerçekleşir.

Bu noktadaki  mizah, izleyiciyi gösterilenin dehşetine duyarsızlaştırmada önemli bir rol oynar.

Gerçek insanların öldürülmekte olduğu gerçeği örtücü anılar ve kültürel çatışmanın büyük anlatılarıyla gizlenir…

 

*

Tarrant’ın terör modelinin nereye ulaşacağını bilmek ise zordur.

En kötüsü, arkadaşlarını “gevşetmek, kara mizah ve ürettikleri içeriğin belirsizliği” konusunda,

Arkadaşlarından daha ileriye geçmek isteyen çevrimiçi figürler arasındaki bir dayanışma yarışmasına yol açabilir.

Onlar için algıladıkları düşmanlarının yaşaması veya ölmesi, öldürme heyecanını arkadaşlarıyla paylaşabildikleri sürece fark yaratmaz. 

Bu yüzden Tarrant’ın, başkalarının izleyeceği bir örnek oluşturması imkansız değildir…  

 

*

Ancak Türkiye’de 31 Mart  yerel seçimlerinin olası sonuçlarını kendi “Beka” sı olarak lanse eden,

Müslüman Kardeşler lideri Erdoğan, destek sağlamak için Tarrant’ın terör modelini Türkiye halkına izlettirmekten bir beis görmedi. 

 

*

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki;

Erdoğan; siyasal, kültürel ve dinsel alanda büyük dönüşümlere yol açan Rönesans ve Reform hareketlerinin yaşandığı bir tarihsel dönemde başlayan,

Felsefenin, siyasetin, hukuk biliminin ve her türlü ideolojinin ilahiyatın alt bölümleri haline getirildiği Ortaçağ karanlığından çıkışı temsil eden,

Bir düşünsel ilerlemeyi simgeleyen “Aydınlama” ya da  “Akıl ” çağına tanışık değildir. 

 

*

İşte gösterisi sahne alıyor:

Bir miting alanında kurulan dev ekran televizyondaki yayın, saldırının etkisini sağlamak için dramatik bir müzik ile başlıyor.

Önce Tarrant’ın silahları, ilan ettiği manifesto, kişiliği ve Türkiye’yi hedef alan bölümler ekrana getiriliyor.

Sonra saldırgan camiye giriyor ve otomatik silah sesi ile bulanık görüntüler ekranı kaplıyor.

Bir sonraki görüntüde  muhalefet lideri Bay Kemal “İslam dünyasında kök salmış terörizmden” söz ediyor..

İslam dünyasında kök salmış terörizm – öyle mi, Erdoğan kalabalığın aklını başından alıyor…

“Bunların din ile bir alakaları yok” benzeri sloganlarıyla kalabalığa kahır ve öfke yüklüyor.  

 

*

Erdoğan bu kadarla yetinmiyor, Washington Post’ ta ki yazısında daha da ileri gidiyor..

50 kişiyi öldüren Brenton Tarrant’ı İslam Devleti ile karşılaştırıyor.. 

Ne alaka?

Halbuki Tarrant  dünya tarihini ve Hıristiyan inancını çarpıtarak bükülmüş görüşlerini meşrulaştırmaya çalışıyor,

Diğer insanlar arasında nefret tohumları ekmeye hizmet ediyordu…

 

Bu bakımdan Tarrant ile Türkiye, Suriye, Fransa ve diğer yerlerde terör eylemleri gerçekleştirenler arasında kesinlikle büyük bir fark vardır.

Yeni Zelanda’daki katil Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede faşist grupları ziyaret ederken, daha büyük bir organizasyonun ve terörist bir devletin parçası değildi.

Şu ana kadar da herhangi bir büyük sponsorunun olduğuna dair bir kanıt bulunmuyor. 

Halbuki İslam Devleti ve onu kuran onbinlerce fanatiğin  cinayetlerini destekleyen büyük sponsorleri vardır.

 

*

Uluslararası Şiddet Aşırıcılığını Araştırma Merkezi (ICSVE), dünyadaki aşırıcılık tehdidini önlemek ve caydırmak amacındadır. 

Hükümet liderlerine, istihbarat, savunma, uluslararası örgütler, polis ve sivil topluluklara araştırma, eğitim ve stratejik danışmanlık sunuyor.

Merkez, Irak’ta ele geçirilen  İŞİD’in Türkiye büyükelçisi olarak görev yapan Faslı bir elektrik mühendisi olan  İŞİD Emiri Abu Mansour el Maghrebi ile yapılan bir röportajı yayınlamış bulunuyor.

 

*

Maghrebi röportajında, “Görevim İslam Devleti ile Türkiye’nin MİT ve TSK görevlileri arasındaki ilişkiyi sağlamaktı. 

İŞİD’in Türkiye Büyükelçisi olduğum için MİT, çeşitli toplantılara katılmamı sağlamaya yönelik bir otomobil göndererek beni aldırırdı.

Toplantılarda üst düzey yöneticiler bulunurdu. 

Toplantılar Türkiye’de bazen Ankara, bazen Gaziantep’te askeri makamlarda veya ofislerinde yapıldı.

İşim savaşçıları  Türkiye sınırından  Tal Abyad, Halep, Idlib ve Rakka’ya almak, sınırları korumak ve yaralı İŞİD savaşçılarını tedavilerini Türkiye’de sağlamaktı.

Türkiye’den yaklaşık 40 bin yabancı savaşçıyı getirdim ve İŞİD’e katıldılar. 

İŞİD , Kürtleri bastırmak ve Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyini Türkiye’ye eklemeye yönelik daha büyük bir amacına ulaşmasında yardımcı oldu…

Erdoğan ile buluşmak üzereydim ama görmedim. İstihbarat subaylarından biri, Erdoğan’ın beni  özel olarak görmek istediğini bildirmişti ancak olmadı ” diyor…

 

*

Röportajda Türkiye’nin IŞİD’e desteğiyle ilgili çok daha fazla ayrıntı bulunuyor.

Bazıları yanlış olabilir, ancak çoğu diğer raporlamaların büyük bir kısmı tarafından destekleniyor.

Yabancı savaşçıların,  silah ve diğer gereçlerin  Türkiye üzerinden İslam Devletine ulaştığı,

Buna karşı Türkiye’nin  IŞİD’in temel gelir kaynağı olan petrolü aldığı, 

Bu al-ver ilişkisinde Türkiye ile İŞİD arasında doğrudan bir eşgüdüm oluşturulduğu,

Türkiye’nin desteği olmadan İslam Devleti’nin asla var olamayacağını, bugün sağır sultan biliyor…

 

*

Washington Post, Erdoğan’ın yalan söylemesine izin veriyor.

Bunu Türkiye’deki sert çekişmelerle geçen  seçim kampanyasında yapıyor.

Neden laik bir muhalefet karşıtı bir Müslüman Kardeşler fanatiğini teşvik ediyor?

 

*

Ancak Erdoğan’ın, İslam’ı savunan zorlu bir lider olarak kendini tanıtmak için,

Yeni Zelanda’daki Müslümanları katleten bir Avustralya vatandaşının dehşetini kullanmaya karar vermesi, 

Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar, İslam’a karşı savaş açmak için Gelibolu’ya gelmemelerine rağmen, 

İslamcı ve milliyetçi bir söylemle 1915’te Avustralya ve Yeni Zelendalıların nefret ve aşırılık yanlısı olarak Türkiye’yi işgale geldiklerini söylemesi,

Büyük bir tepkiye neden oluyor.

 

*

Yeni Zelanda derhal Dışişleri Bakanı W.Peters’ı Ankara’ya, Erdoğan’ın dikkatsizliği ile yüzleşmeye gönderiyor. 

Anlaşılan Avustralya ve Yeni Zelanda günümüz milliyetçiliğine ilişkin sözlerle hikaye anlatıcılığına prim vermiyor!

Türkiye dost listesinden Avustralya ve Yeni Zelanda ile yeni eksilmeler oluyor…

 

22.3. 2019

AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

 

Çanakkale Şehitleri Portsmouth’da anıldı.

18 Çanakakale Deniz Savaşı zaferinin kutlanması programı içinde, Türk Deniz Şehitlerine Şükranlarını sunmak için yurttaşlarımız her yıl olduğu gibi bu yıl da İngiltere’nin Portsmouth kentinde bulunan Türk Deniz Şehitliğinde toplandılar.

Çok sayıda yurttaşımızın yanında İngiltere’deki Türk misyonu ve Portsmouth yerel yönetim temsilcilerinin katıldığı törende yer alan İTDF (İngiltere Türk Dernekleri Federasyonu) ve İADD (İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği) yönetici ve üyeleri Türk Deniz Şehitlerinin mezarlarına çelenkler koyarak şükranlarını sundular.

İADD Başkanı Jale Özer yaptığı açıklamada ; ‘Çanakakale Deniz Zaferimizin 104. yılını büyük bir gurur ve çoşku ve gururla kutluyor ve başta Mustafa Kemal Atatürk ve Silah arkadaşları olmak üzere bu uğurda canlarını feda eden aziz şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz’ dedi.

LondraPosta – Londra

Ahmet Kılıçaslan Aytar; SEÇİM GÜVENLİĞİ

SEÇİM GÜVENLİĞİ

 

II.Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Özgür Enformasyon Akışı: Özgür ve Dengeli Enformasyon Akışı: Karşı-Akışlar süreclerini geliştirdi.

Bu oluşum üzerinden “Enformasyonel  Emperyalizm”i inşa etti.

 

*

Enformasyon derlenmiş bilgi parçasıdır.

Bugün dünyanın her yerinden insanlar faydaları ve mutlulukları için bilgi teknolojilerine koşuyor.

Bilgi teknolojilerini elinde bulunduran güç önce baskı kuruyor, sömürüyor sonra karşılığını arz ediyor…

Bu uluslararası enformasyonel dünyasının “kiminin sattığı, kiminin ise alıp-baktığı” bir dünya olduğu anlamına geliyor.

Türkiye,

“Karşı-Akışlar” döneminde “tek yönlü” enformasyonel akışın sahibidir yani alıyor- bakıyor…

 

*

ABD; Aydınlanma’dan başlayan ve bireyi pozitif özgürlük üzerinden ulusal, etnik, dini, sınıf vb. kollektif kimliği ve olumsuz özgürlüğü desteklediği için bu sürecin lideridir.

Bu karakteriyle kurduğu tek küresel sisteminin bölgesel pazarlarla çeşitlenmesine ancak yıkılmamasına çaba gösteriyor…

 

*

Rusya ise “toplumlar karşılaştırılabilir ancak bunların herhangi birinin nesnel olarak diğerlerinden daha iyi olduğu söylenemez” düşüncesinden hareket ediyor.

ABD ve Batı toplumunun, ırkçı ve sömürgeci geçmişine dayanan bir etnosentrik yaklaşımla “evrensellik” iddiasında olduğunu,

Aslında böyle bir tavrın içsel doğasının, ötekine kendi kimliğinin empoze edilmesi ve paranoyak kılma arzusuna dayandığını ve bu hastalığın Batı ırkçılığı olduğuna inanıyor.

Batı’nın bu anlayışının insanlığın ve onun kültürünün ahlaki, manevi ve geleneksel temel değerlerine karşı olduğu için  köleliğin en iğrenç formülü olduğunu savunuyor.  

Buna göre demokrasi, insan hakları, bireycilik vb. kavramlar evrensel değil Batılı değerlerdir ve diğer kültürlere teşvik edilmemelidir. 

Bu yüzden mevcut tek kutuplu statükodan ziyade çok kutupluluğa dayalı uluslararası ilişkileri öneriyor….

 

*

Bu çerçevede 5 Mart’ta, Fransa  Cumhurbaşkanı E. Macron, AB parlamentosu seçimleri öncesinde Avrupa’ya  bir açık mektup kaleme aldı.

“Demokrasimizi korumalıyız. Her seçimde oylarımızı etkilemek isteyen güçlere karşı liderlerimizi seçme özgürlüğümüz olmalı” dedi..   

Bu hakkı korumak için bir Avrupa ajansı kurmayı teklif etti.

Avrupa ajansı teklifi, devletlere seçimlerine yönelik siber saldırıları ve diğer tehditleri azaltmalarına yardımcı olacak,

Ortak sistem ve uzmanlar sağlamayı öngörüyor… 

 

*

Avrupa’nın bu tür bir kuruma ihtiyacı olduğu açıktır.

2016 ABD başkanlık seçimlerini hedef alan siber saldırıların ve yanlış bilgilendirme kampanyalarının izole edilemediğini gösteren önemli kanıtlar bulunuyor.

Bu fenomenin ABD coğrafyasıyla sınırlı olmadığı da biliniyor.

 

*

İngiltere  Brexit referandumunda Rus karışması,

2017’de Katalonya’nın, İspanya’dan  bağımsızlığı ile ilgili resmi olmayan referandumunda ileri sürülen sahte haberler,    

Alman devlet kurumlarının 2017 parlamento seçimlerinde Rusya’nın bilgisayar sistemlerini hacklediği iddiası, 

Litvanya, Estonya ve Tayvan’daki sosyal medyada yanlış bilgilendirme konusunda endişeler,  demokrasiye karşı birer tehdit sayılıyor.

 

*

Rusya’nın, ABD’den Avrupa’ya  uzanan seçimleri etkilediği endişesinin ışığında;

2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Ulusal Cephe’nin ırkçı ve anti-Semitik geçmişinden dolayı Fransız bankalarından borç alamayışı,  

Ama Marine Le Pen’ in  Kremlin ile bağları olan  Çek- Rus Bankası’ndan kredi alması, onun V.Putin ile olan ilişkisindeki sır’a bir işaret kabul ediliyor..

Macron’un sunduğu vizyonda bunun büyük etkisi görülüyor…  

 

*

Bir analizle bu olaylarda vakanın oluş şekli  ya da failin yönteminin neredeyse aynı olduğu tesbit ediliyor..

Rusya kendini bu yönteme ilk adapte eden ülkeydi.

Bugün Tayvan yetkilileri, vatandaşlarını Çin’in benzer yollardan uyguladığı algı operasyonlarından korumaya çalışıyor.

Suudi Arabistan, İran, Türkiye ve daha bir çok ülke siber yeteneklerini geliştiriyor.

  

*

Bu konuda AB üyesi devletlerinin her biri  bağımsız olarak siber yeteneklerini geliştirme çabası veriyor.

Hepsi güç politikalarının bir aracı olarak;

Siber saldırılar yoluyla siyasal istihbarat çalmak,

Ya da kilit demokratik olaylara yaklaşımda kuşku uyandırmaya yönelik çevrimiçi sızıntı yapmak çabasındadırlar.

Bu yüzden  Macron’un  bir ajans kurulması teklifine  Avrupa düzeyinden olumlu bir yanıt verilmesinin  gerekli olduğu düşünülüyor.

 

*

Çünkü AB kapsamında bir ülkenin riski yok etmek için bir başına  teknik ve yasal bir çözüm uygulaması yeterli değildir..

Küresel doğaları gereği  Facebook ve Twitter gibi şirketler demokratik süreçlerin saldırı sistemleridir.

AB odaklı  müdahalelere  çok uygun bir sorun teşkil ediyorlar.

Bu yüzden AB’nin ekonomik ve küresel gücünü temsil eden bir ajansın demokrasiyi koruma şansının daha iyi olacağı düşünülüyor.

 

*

Ayrıca bu konuda Avrupa ülkelerinin birlikte çalışması da birbirlerinden öğrenme imkanı sağlayacaktır.. 

Mesela Litvanya ya da Baltık ülkeleri, askeri ve sivil altyapılarına yapılan sahte haber saldırılarına karşı,

Askeri uzmanlar,  gazeteciler ve siyasi  analizcilerden oluşturulan bir grupla çalışıyor

Denetleyici olan bu grubun görevi  potansiyel olarak  ülkelerini dengesizleştirecek hikayeleri ortadan kaldırmaktır.

Coğrafi konumları ve bölgesel stratejilerinden ötürü Litvanya ve Estonya gibi devletler, bu tür bir çözümlemeye  uzun süre maruz kalmıştır,

Bugün bu ülkeler sadece farkındalık anlamında değil, yıllardır vatandaşlarını bu tehdit konusunda eğittikleri için de,

Avrupa siyasi tartışmalarında hala eksik olan bağlamı sağlamanın hafızası olarak kabul ediliyorlar…  

 

*

Cumhurbaşkanı E.Macron’un işaret ettiği sorunlara Avrupalı ülkeler bireysel olarak kendi yaklaşımlarını geliştiriyor.

Ancak bu çabaları, bilgelik ve uzman liderliğindeki kaynakları bir araya getirebilecek tek bir merkezi kurum altında bir araya getirmenin önemli açıkltır.

Yine de Macron’un vizyonu, kötü tanımlanmış bir tehdide karşı önemli bir siyasi irade birikimi gerektiriyor… 

 

*

Çünkü Avrupa, bu kurumun hafifletmek istediği riskler nedeniyle;

Büyütülmüş ya da azaltılmış, küçük ve büyük mesela Rus troll hesapları, Fransa’da Sarı Yelekliler Hareket gibi  bir dizi krizle uğraşmaya çalışıyor.

Avrupa’da diğer birçok meseleye ilişkin anlaşmazlığın ortasında net ve ortak bir rolle bir ajans oluşturmak, güçlü bir  gerektiriyor…

 

*

Bu çerçevede Türkiye, 31 Mart Yerel seçimlerine giderken,

ABD ve Rusya dengesinde “Seçim Güvenliği ” konusu büyük bir önem arzediyor.

Üstelik Türkiye enformasyonel dünyanın satanı değil, alıp-bakan tarafındadır.

 

*

O yüzden Türkiye’nin seçim güvenliği denildiğinde temel olarak;

Eşit oy ilkesini korumak: Seçmenin baskıya maruz kalmasını engellemek: Oy sayımı için gerekli olan önlemleri almak,

Sonuçların YSK’nın kullandığı SEÇSİS adlı programa aktarılmasına kadar olan sürecte gerekli her tertibatı alması gerekiyor.

 

*

Ne ki, askeri uzmanlar, gazeteciler, siyasi  analizciler ve bilgisayar uzmanlarının yakın takinide Ak Saray’da yerleşik  SEÇSİS sistemine yüklenen seçim sonuçlarının,

Eş zamanlı olarak siyasi partilerin genel merkezlerinde görüntülenmesi ve Adalet Bakanlığının UYAP sisteminde yayımlanması süreci;

İşbu enformasyonel dünyada “Satan’ın” hükmünün geçtiği  bir evredir ki, bu bambaşka bir işlemdir… 

 

*

ABD ve Rusya bilgi alanında aktif önlemler olarak adlandırdıkları şeylerin ustalarıdır.

İki ülke de harekât alanı olarak kara, deniz, uzayı kapsayan  Siber Uzayı en üst seviyede kullanıyor.

Böylece bilgi toplumu ve güç unsurlarının her biri üzerinde kesin etkinlik sağlıyorlar.

 

*

Bu nedenle Türk seçmeninin siber saldırıların hayal dahi edilemeyecek şeylere neden olabileceğinin tasavvurunda olması gerekiyor. 

Çünkü aklın gitmediği her noktada insan değil şeytan bulunuyor…

Nitekim Siber uzayda sayısal teknolojinin gücüyle olgunun manzarası dahi değiştiriliyor…

 

*

Her iki gücün birbirlerinin meşruluğuyla ilgili kuşkular uyandırmayı amaçladığı bir dünyada;

SECSİS sisteminin sahibi Pan-İslamcı, Cihatçı ve Osmanlıcı Erdoğan’ın da mazisever siyasetine meşruiyet için ölümüne çabaladığını görmek gerekiyor.

 

20.3.2019

AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

Türker Ertürk; HACKLENMİŞ TERÖRİSTLER

HACKLENMİŞ TERÖRİSTLER

 

Dün (15 Mart 2019), bize göre neredeyse dünyanın öbür ucunda sayılabilecek, Türkiye’den 16 bin 587 km. uzaklıkta ve uçakla bile direkt uçulduğu takdirde 24 saat mesafede bulunan Yeni Zelanda’da yaşanan büyük bir katliama tanık olduk.

Yeni Zelanda’nın İsa Kilisesi anlamına gelen Christchurch kasabasındaki iki camide, ibadet esnasında 49 insanın öldüğü ve 20’sinin durumu ağır olmak üzere en az 50 insanın da yaralandığı bir vahşet yaşandı. Yeni Zelanda polisine göre katil yalnız değildi ve soruşturma bütün hızıyla sürüyor. Bizzat katil tarafından filme alınan, sosyal medya aracılığı ile de tüm dünyaya yayılan görüntüler, gerçekten izleyeni eğer yüreği kaldırabilirse, dehşete düşürüyor. Katil ve arkasındakiler bu görüntülerle; tüm yerküreye, İslam dünyasına ve Türkiye’ye bilinçli olduğu anlaşılan mesajlar vermeye çalışmış.

Dördüncü Nesil Savaş

İlk bakışta, katili ve ona destek verenleri deli, manyak, çıldırmış, akli dengesini kaybetmiş insanlar olarak değerlendirebilirsiniz. Ama olay, öyle hafife alınacak gibi değil. Bugün, yaşadığımız dünyada hiçbir şey tesadüfen olmuyor. 11 Eylül 2001’de Amerika’da yapılan saldırılar, Arap Baharı, Irak’ta, İran’da, Libya’da, Ukrayna’da meydana gelen gelişmeler, Mart 2011’de Suriye’de başlayan ve gaz kesse de bir şekilde hala devam eden vekâleten savaş; aynı planın parçalarıdır.

Demem o ki; Yeni Zelanda’da hunharca işlenen katliam; İslam’a, Müslümanlara, Türklere ve göçmenlere karşı kin ve nefret kusan kişisel bir fanatiğin işine benzemiyor. Bu; aynı planın gerçekleştirilmesine yönelik hamlelerden biri ve Türkiye’nin de dâhil olduğu Ortadoğu bölgesini, zenginliklerini ve enerji kaynaklarını kendi lehine yönetmeyi öngören, hatta bunun da ötesinde küresel bir kurguyu vizyona koyan bir iradenin arkasında bulunduğu Dördüncü Nesil Savaş’ın (Forth Generation Warfare) bir operasyonuna benziyor.

Emperyalizm İçin Ölenlerin Kimliği Önemli Değil!

Bu savaş, bildiğiniz savaşlardan değil. Bu savaşta asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki ayrımlar bulanıktır ve görünürde dost ve müttefik olanlara karşı da uygulanır. Bu savaşta devlete bağlı olmayan aktörler yaygın olarak kullanılır. Terörizm, yaptırımlar, STK’lar, medya, ekonomik manipülasyonlar, algı operasyonları, siyasi yöneticilere şantaj, beyin yıkama ve hacklemek (zihnen ele geçirmek) bu savaşın enstrümanlarındandır.

Görünürde fanatizm ürünü olan Hristiyanlardan Müslümanlara yönelik olan bu saldırı, ister istemez Müslümanlardan Hristiyanlara yönelik başka bir saldırıyı tetikleyecektir. Daha önce de olduğu gibi! Umarım yanılırım ama biliyorum ki; bunun iklimi günümüzde, dünyanın çeşitli yerlerinde ne yazık ki var! Hedeflerine ulaşmaya çalışan emperyalizm için hangi taraftan, kimin öldüğü hiç önemli değil.

Sırplar “İşin İçinde Değiliz” Diyor!

Emperyalizm, bilgi çağına geçmiştir. Artık savaşlar politik ve ideolojik çatışmaların üzerine değil, kültürel ve dinsel fay hatları üzerine inşa edilmektedir. Çatışmaların yaygınlaştırılması, sürekli hale getirilmesi, vekâleten yapılması, terörizmin bir enstrüman olarak yaygın şekilde kullanılması, bilgi harbi ve psikolojik harekat; bu çağın en bariz özellikleridir.

Sırbistan Dışişleri Bakanı Ivica Dacic, Yeni Zelanda’daki terör saldırısını gerçekleştiren teröristin camiye giderken, aracında Sırpça Çetnik şarkıları dinlemesi ve silahının üzerinde Sırp tarihi figürlerinin isimlerinin bulunması üzerine açıklama yapma gereğini hissetti ve “Biz bu terör saldırısının içinde değiliz” dedi. Bence de değiller!

Doğu’daki Geleneksel!

2011’de, Norveç’te 77 kişiyi katleden, 21 yıl hapis cezasına çarptırılan, akli dengesinin yerinde olduğuna hükmedilen ve kendisini “Norveç’in İslamizasyonuna karşı bir savaşçı” olarak nitelendiren Anders Breivik ile Yeni Zelanda katliamcısının ortak yanı; ikisinin de hacklenmiş yani zihinlerinin üst akıl tarafından ele geçirilmiş olmasıydı. Evet, modern yöntemlerle insanın beynini ele geçirmek, onu belli hedeflere yönelik olarak kullanmak ve bir katliamcı yaratmak mümkün.

Bu iş, Batı’da artık yapılabiliyor! İsrailli bir tarih profesörü olan Harari, kitaplarında ve konuşmalarında bunun ipuçlarını veriyor! Bu iş, Doğu’da, İslam dünyasında da yapılıyor ama daha geleneksel yöntemlerle! Çok küçük yaşta başlatılan yoğun din eğitimi ile sorgulamayı yok ederek, zihinsel işletim sistemini felce uğratarak biat kültürünü zihne monte etmek de bir nevi insanı hacklemektir.

Medeniyetler Çatışmasını Tetiklemek

Hacklenmiş bir insan varsa; onu hackleyen bir irade de var demektir. Acaba bu iradenin bazı hedefleri neler olabilir;

  1. Norveç ve Yeni Zelanda gibi dünyanın en güvenli ülkeleri olduğuna inanılan ülkelerin bile yeterince güvenli olmadıkları algısının yaratılması,
  2. Samuel P. Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi kapsamındaki Hristiyan-İslam gerginliğinin arttırılarak, küresel hegemonik savaşın üstünün örtülmesi,
  3. Türkiye’de ve Ortadoğu’da İslami fanatizmin reaksiyon vermesinin tetiklenerek, karşı saldırılar yapılması için alt yapısının hazırlanması,
  4. Müslüman mültecilere karşı dünyanın her yerinde siyasi ve kitlesel tavır takınılmasının önünün açılması,
  5. İsrail’de, Nisan’da yapılacak seçimlerden sonra Filistin sorununu tabii ki tamamen İsrail lehine çözecek bir girişim başlatılacaktır. Aynen 17 Eylül 1978’de, ABD Başkanı Jimmy Carter gözetiminde, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında yapılan gibi. Bu sefer liderlik İsrail’in karşısında, Suudi Arabistan esas çocuk olacak, Mısır da onun yanında yer alacaktır. Bu saldırı ve sonrasında olması muhtemel reaksiyonlarla Filistin çözümünün önünün açılması ve dünya kamuoyunun İsrail lehine hazırlanması,
  6. Yeni Zelanda saldırısı ile verilen mesajlarla, Slav dayanışması nedeniyle daima Sırplara yakın durmuş Rusya ile Türkiye’nin arasının açılması,
  7. Yeni Zelanda, Avustralya ile birlikte Çin’in çevrelenmesine yönelik kurulan ikinci kuşak bölgede yer almaktadır. Bu saldırı ile Çin’in içinde ve çevresinde bulunan Müslümanların daha da radikalleştirilmesi ve azdırılması planlanmıştır.

 

Pazartesi Günü Barış Manço Kültür Merkezindeyim

Terör nereden gelirse gelsin, kimden kaynaklanırsa kaynaklansın ve hangi amaca hizmet ederse etsin; asla mazur gösterilemez ve bu bir insanlık suçudur. Yeni Zelanda’da masum insanları hedef alan terör saldırısını kınıyor, yaşamını kaybedenlere Tanrı’dan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve yaralananlara acil şifalar diliyorum.

Pazartesi günü (18 Mart 2019) saat 17:30’da, “Caferağa Mahallesi, Moda Caddesi, Nail Bey Sokak, Kadıköy” adresinde bulunan Barış Manço Kültür Merkezinde gerçekleşecek “Çanakkale Deniz Zaferi” konulu konferansa konuşmacı olarak katılacağım.

TÜRKER ERTÜRK 

 

 

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; AB MÜZAKERELERİNE ASKI ÖNERİSİ

AB MÜZAKERELERİNE ASKI ÖNERİSİ
Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Strasbourg’taki genel kurulunda, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki;
Katılım müzakerelerinin askıya alınması önerisinde bulunan kararı kabul edildi. 
Türkiye-AB ilişkilerinin etkin bir ortaklık temelinde yeniden tanımlanması istendi.  
 
Kararın gerekçesini Türkiye’nin son anayasa değişikliğiyle yürürlüğe aldığı;
Ama Hukukun üstünlüğü: İnsan hakları ve azınlıklara saygı: Kadına şiddet: Demokrasiyi garanti altına alan kurumsal istikrarın,
İşleyen bir pazar ekonomisi: Avrupa Birliği’nin siyasi, ekonomik ve parasal birlik amaçlarına bağlılık esaslarının yerine getirilmesinin mümkün olamayacağı iddiası oluşturdu
 
*
Raporu hazırlayan Türkiye raportörü Hollanda Milletvekili Kati Piri,
Türkiye ile müzakere sürecinin tamamen durdurulmasının değil, askıya alınmasının önerildiğini söyledi.
Avrupalı liderlerin Gümrük Birliği, ticaret ve fonlar gibi araçları kullanarak Türkiye’ye insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi amacıyla baskı yapma çağrısında bulundu.  
 
*
Kararda, AB ülkelerine Kıbrıs sorununun çözümünde daha aktif rol oynamaları çağrısı yapıldı.
Ankara’dan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni  resmen tanıması ve doğal kaynak arama ve işletme de dahil olmak üzere egemenlik haklarına saygı duyması,
Parlamenterlik görevleri sırasında yaptıkları konuşmalar nedeniyle tutuklanan milletvekillerinin serbest bırakılması istendi.  
Türk güvenlik birimlerinin Türkiye sınırları dışında düzenlenen operasyonlarla yasadışı yollardan çok sayıda kişiyi yakalayıp Türkiye’ye getirmesi eleştirildi.
 
*
Karar AP’nin 2014-2019 yasama döneminin son Türkiye kararıydı.
Ancak kararın, 26 Mayıs’ta AP seçimleri sonrası oluşacak yeni parlamentonun Türkiye ile ilişkilerine zemin oluşturması,
Seçimlerde, anketlerin öngördüğü gibi aşırı sağcı, popülist, İslamofobik ve AB karşıtı partilerin zemin kazanması halinde;
Siyasi ağırlığının öngörülenden daha fazla olacağı düşünülüyor… 
 
*
AP’nin raporuna dair AKP devleti sözcüsü Ö.Çelik;
“AP, Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren Türkiye Raporu’nu kabul etmiş!
Bizim açımızdan değersiz, hükümsüz ve itibarsız bir karar bu.
Bu itibarsız karar, AP’nin artık aşırı sağın ideolojik güdümüne girdiğinin ilan edilmesidir.
Aşırı sağın dar penceresinden bakıyorlar dünyaya” açıklamasında bulundu…  
 
*
Küresel liberal sistem; oluşturulan ittifaklar, bu ittifaklardaki çelişkiler ve uzlaşmalar üzerinden gelişiyor.
En önemli çelişkiler; 
Ya ulusal hükümetleri kontrol eden egemenler ile sahtekârlık ve spekülasyon yoluyla devasa servet biriktiren malî oligarşinin,
En hayati pazarları ve hammadde kaynaklarını eline geçirmesi, sonra rakiplerini külfetin yükünü sırtlamaya zorlamasıyla oluşuyor.
 
*
Ya da siyasal, kültürel ve dinsel alanda büyük dönüşümlere yol açan Rönesans ve Reform hareketlerinin yaşandığı bir tarihsel dönemde başlayan,
Felsefenin, siyasetin, hukuk biliminin ve her türlü ideolojinin ilahiyatın alt bölümleri haline getirildiği Ortaçağ karanlığından çıkışı temsil eden,
Bir düşünsel ilerlemeyi simgeleyen “Akıl Çağı”na kimi toplumun bir tanışıklığın olmayışından kaynaklanıyor.
 
*
İşte Türkiye Cumhuriyeti.
Batı’daki Aydınlanma Devriminin sağladığı olumlu sonuçlar üzerinden  Bağımsızlık Savaşı ile ulusal kuvvetlerin etken ve ulusal iradenin egemen kılınmasıyla kuruldu.
Ne ki, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini  AKP devletine devşiren Erdoğan;
Aydınlanma  Devrimi’nin, “Ak’lın” her şeyi aydınlattığı, bu sayede önyargılar ve dogmaları yıktığı gerçeğine karşı duruyor.
Bu yüzden Türkiye, bulunduğu küresel liberal sistemin AB gibi muteber bir ittifakında;
Doğrunun ve yanlışın tek kriterinin tanrısal vahiy ya da dogma değil akıl olduğu, insana ve doğaya dair her şeyin akılla açıklanabileceğini savunamıyor…
 
*
Bu yüzden her gün ve sabahtan akşama kadar hem Türkiye hem bütün dünyada insanlık;
Erdoğan ve dinci ordusunun saldırısına uğruyor.
“AKP’ye oy verenler, sandık başında beratlarını alıyorlar, ahiret gününde rabbim onlara sorgu-sual etmeden cennetine alacak”,
“AKP’ye oy vermek demek rabbimin huzuruna günahsız çıkmak, fitne ve zillet partilerine oy vermek ise Allah muhafaza küfür demektir”,
“Bunların din ile bir alakaları yok” benzeri sloganlarıyla kahır ve öfke doluyor.
 
*
Erdoğan’ın şahsında, elbette İslamiyetin değil temsilcisi olduğu İslamcılığın neden böylesine dünyayı bir kargaşa ortamına çevirdiği kolayca anlaşılıyor…
Sonuçta her iki güç tutkusunun neden olduğu bu döngü kendisini milliyetçilik, faşizm, popülizm ve İslamofobi ile gösteriyor.
 
*
Türkiye’nin AB’ye tam üyelik müzakerelerine başlandığı günlerde, 
Erdoğan demokrasiye talip herkese örnek teşkil eden küresel ölçekte büyüyen bir liderdi…
2008’den sonra Türkiye’yi şimdiye kadar görülmemiş biçimde bölünme aşamasına getirdi.
Erdoğan’ın olmazsa olmazı, ağırlıklı olarak İslam din ve gelenekleri ile uyumlu bir ekonomik ve siyasi düzeni teşvik etmektir…
Şimdi Türkiye, Erdoğan’ın Anayasa değişikliği ve totaliter güce kavuşması ile bir zamanlar izinden gittiği Batılı örneklere hızla veda ediyor.
*
Türkiye Ortadoğu’daki  iktidar örneklerine dahil olurken,
AP, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki katılım müzakerelerinin askıya alınması önerisinde bulunan kararı kabul ediyor.
Türkiye’nin dikkatini çekiyor çünkü hâlâ Türkiye’den vazgeçmiyor. 
 
*
Zaten uzun bir zamandan beri, Türkiye’yi  küresel liberal sistemin santrifüj kuvvetleriyle sarsıyor.
Yeniden AB’nin istisnaî siyasi ve ekonomik gücünü hissederek kararlılığını pekiştirmesini,
IMF’in denetiminde yapısal bir dizi reformlardan geçerek borc akışını düzene sokmasını,
Sonra yeniden küresel liberal sistemin AB ittifakının ekonomik ve siyasal yapısına  entegre olmasını istiyor.
 
*
Bu talep Türkiye’nin değil Erdoğan’ın bekası sorunudur…
16.3.2019

İADD’den ‘KADIN VE BAŞARI 3’ PANELİ

Kadın ve Başarı 3

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından  organize edilen ‘Kadın ve Başarı’ panellerinin üçüncüsü 15 Mart     akşamı İADD nin Londra merkezinde gerçekleştiriliyor. İADD Başkanı Jale Özer tarafından bir konuşma ile açılacak olan panel Yazar-Sosyolog Semra Eren Nijhar tarafından yönlendirilecek.

Bu paneli kaçırılmaz kılan nedenlerden biri çağdaş Türk resminin en önde gelen sanatçılarından biri olan Ece Clarke’ın katılımcı olarak yer alması. Londra,Paris,İstanbul ve Dünya’nın büyük kültür merkezlerinde çok sayıda sergiye imzasını atan Londra’da yaşayan Ece Clarke, bu panelde çağdaş sanat ve kültür anlayışıyla tanıtılıyor.

Panelin ikinci konuğu ise Enfield Belediye Meclis Başkanı Nesil Çalışkan.

15 Mart Kadın ve Başarı gecesinde 100. yılını yaşadığımız Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla ADD Bilim ve Danışma kurulu üyesi Ahmet Gürel tarafından hazırlanan ‘Cumhuriyet ve Kadın’ adlı bir belgesel Londra’da ilk kez olarak gösterilecek.

 

Londraposta-Londra

 

 

Ahmet Kılıçaslan Aytar; AFGANİSTAN’DA BİR DÖNEM SONA ERERKEN

AFGANİSTAN’DA BİR DÖNEM SONA ERERKEN

 

ABD Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad ile Taliban yetkilileri arasında, Katar’da 16 gün süren barış görüşmelerinde kısmi uzlaşma sağlandı.

Barışın sağlanması için yürütülen görüşmeler; 

1-  Yabancı güçlerin Afganistan’dan çekilmesi,  

2-  Afganistan topraklarında başka grupların tehdit oluşturmaması,

3-  Afgan makamlarıyla Taliban arasında doğrudan görüşmenin yapılması,

4-  Ateşkesin sağlanması ana başlıklarından oluşuyordu. 

İlk 2 madde üzerinde uzlaşıldı, diğer ikisi üzerinde de görüşmelerin devamına karar verildi.

 

*

Taliban, ABD ve NATO güçlerinin 2014’te savaş misyonlarını tamamlamasından bu yana Afganistan’daki artan şiddet olaylarının sorumlusudur.

Bugün ABD, Taliban’ı bir şekilde çıkmaza sokarak onları müzakere masasından ateşkese zorluyor…

  

*

Çünkü Dünya dünü yaşamıyor.

Bugün Başkan D. Trump  “Küresel Liberal Düzene” yeni bir yön vermenin iddiasındadır.

Hiçbir ülke veya ülke grubunun ABD önceliğine meydan okuyabileceği fikrinin ne kadar aldatıcı olduğunu göstermeyi,  

Bunun için “Yıldız Savaşları ve Amerikan patentli  kapitalizm” konseptinde Çin ve Rusya’yı yenmeyi amaçlıyor.

 

*

Bu yüzden hem  gelişmiş ve istikrarlı ülkelerin hem de emperyal küreselleşmeyle henüz bütünleşmemiş istikrarsız devletlerin,

Yeniden ABD ekonomisine yatırım yapmaları öngörülüyor…

Pentagon ve CIA, Ulusal Savunmaya geri çekiliyor.

Uluslararası ticaret anlaşmalarından vazgeçilirken, eski düzeni belirleyen hükümetlerarası yapılar tasfiye ediliyor. 

Küresel Ticaret Savaşı’ndayız!

 

*

Şubat 2018’de, Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Ghani, ABD’nin ivmesiyle Afgan Barış Konseyi’nin II.Kabil Süreci Konferansı’nda; 

16 yılı aşkın süredir savaştığı Taliban’a bazı imtiyazlarla birlikte meşru bir siyasi parti olmayı ve düşmanlığa son vermeyi teklif etti…   

“Bir barış anlaşmasına yol açmak için ön şartsız bu teklifi yapıyoruz” dedi… 

 

*

Aslında  bir çok şey gelişmekteydi… 

Ne olduğunu anlamak için sırayla iki odakta yürütülen sürece dikkat kesilmek gerekiyor.

 

*

İlki; Aralık 2015’te BM Güvenlik Konseyi 2254 sayılı ” Suriye’de ateşkesin sağlanması ve ülkede siyasi çözüme ulaşılması” kararıyla başlayan süreçtir. 

Başkan D.Trump ve Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in ihtilafın çözümünde anlaşmaları,

Astana ve Soçi Zirveleri ve tarafların görüşlerini BM koordinasyonu altında yapılacak Barış görüşmelerinde ortaya koymaları için teşvik edilmeleri,

Suriye’de işlenen suçların savaş ve terörle mücadele hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilebilmesi için kimin terörist kimin muhalif olduğunun ayırt edilmesi mesaisine başlanılması sürecidir.

 

*

Rusya, Suriye’de krizin çözülmesi için ideoloji farklılıklarına rağmen II. Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı yaptıkları ve başarılı oldukları gerçek bir örnekten hareketle,

Alman Nazi partisine karşı “insanlık suçu, savaş suçları, dünya barışına karşı işlenen suçlar ve savaşa sebep olmak” suçlarından açtığı davaya bakmak için kurulan,

Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nin bir benzerinin kurulmasını esas alıyordu. 

 

*

ABD ise Irak ve Suriye’de İslam Devletinin (İŞİD) yaratılmasında kendi kabahati olduğunu inkâr etmek istiyor,

Ancak İŞİD’in, ABD’nin Irak’a karşı yürüttüğü savaşta vekil güç olarak kullanılmak üzere,

2006’da önce Amerikan Ulusal İstihbarat Direktörü  John Negroponte ardından General Devid Petraeus tarafından kullanıldığını, 

D. Petraeus’un Müslüman Kardeşler, Nakşibendiler ve Suriye-Irak’taki Sünni aşiretlerinin oluşturduğu birliğin komutasının taşeronluğunu Türkiye’ye verdiğini esas alıyordu.

 

*

Bugün Irak ve Suriye’de İslam Devleti yıkılmış, İŞİD militanlarının geri dönüş dönemi başlamıştır… 

İstihbarat raporlarına göre 120 ülkeden yaklaşık 40 bin kişi İŞİD’e katılmak üzere Suriye ve Irak’a geçmiştir.

Bunların yaklaşık 5 bini Avrupa ülkeleri vatandaşıdır ve bunların bin 500’ü ülkelerine dönmüştür.

Bir çoğunun Türkiye’de saklandığını ve bazılarının Yemen, Libya ve Filipinler’e geçtiği iddia ediliyor…

Suriye’de ABD öncülüğündeki koalisyon ve onun kontrolündeki silahlı muhalif grupların bulunduğu bölgeler ise IŞİD’den kurtarıldıklarına dair açıklamaların ardından ‘kara deliklere’ dönüşmüştür.

 

*

Bir süredir ABD, İŞİD militanlarını doğrudan kullanmış olan devletlere;

Ülkelerini terk ederek Suriye ve Irak’a giden ve cihatçı gruplara katılan vatandaşları ile anlaşmaları çağrısı yapıyor.

ABD “Önemli olan menşe ülkelerinin onlardan sorumlu tutulmasıdır” anlayışındadır.

 

*

Çünkü ABD; IŞİD militanlarını cinayetlerinin devamıyla baş başa bırakmamak için cihatçılar sorunun çözümünde;

II. Dünya Savaşının sonunda, Alman Ordusu’nun sorunsuz bir şekilde devre dışı bırakılmasına karşın,

Nürnberg Mahkemesi tarafından bir suç örgütü olarak kabul edilen Nazi hareketi birlikleri SS’lerin kaderini esas alıyor…

 

*

SS birlikleri öldürülemeyecek ya da yargılanamayacak yaklaşık 900 bin kişiden oluşuyordu.

Bir çoğunun evlerine dönmesine göz yumuldu.

SS subayları ise SSCB’ye karşı mücadelede kullanılmak üzere yeniden topluca silah altına alındı…

Buna karşın ABD, yıllarca yüz binlerce yurttaşına uygulanan  çalışma yasağı  ve milyonlarca insanın ispiyonlanmasıyla bir kripto-diktatörlük haline dönüştü. 

Suudi Arabistan,  İran, Güney Kore, Filipinler, Tayvan, Bolivya ve Guatemala gibi bir çok farklı ülke, CİA tarafından geriye dönüştürülen SS’lerden destek alan acımasız diktatörlükler tarafından yönetildi… 

 

*

Şimdi ABD, aynı hatayı tekrarlamamak için ilgili bütün ülkelerden cihatçılar sorunun çözümüne kafa yormalarını istiyor. 

Ancak Avrupalı devletler, ülkesini terk ederek Suriye ve Irak’a giden giden bu kişilerin geri iade edilmesini kabul etmiyor.

Bu yüzden Washington, hem  Suriye ve Irak’taki yükümlülüklerinden kurtulmak için işlediği suçların sorumluluklarını yükleyebileceği bir ülkeyi günah keçisi olarak ararken,

Hem de iŞİD militanlarına sağlam ve işe yarar bir yurt sağlamaya çalışıyor… 

 

*

Bu noktada ikinci odak ve ilgili sürec dikkate geliyor;

Bu ABD’nin dünya liderliğinin tartışıldığı, Çin’in dünyanın liderliğini ele geçirmekte olduğunun konuşulduğu,

Durumu belirlemek üzere Hindistan’ın statükoyu korumak için ABD’ye mi yoksa bir değişim için Çin’ e mi katılacağının yanıtının arandığı sürectir.

 

*

Hindistan hükümeti, Jammu eyaletinde ve Keşmir’in Zakura bölgesindeki çatışmaları üstlenen, 

Suriye ve Irak’ta kaybeden Pakistan destekli  İŞİD’in orijinal kökü olduğu iddiasıyla Keşmir Vadisi’nde kendine toprak edinme girişimlerine karşı dünyanın dikkatini çekiyor.

Hindistan İŞİD’in ve Taliban’ın, Hindutva denilen Hindu ve Sihizm, Budizm ve Jainizm gibi yerli kültürlere dayanan “Ortak bir kutsal bölgeye tapan, ortak bir vatanın çocukları olarak yaşayan insanlara” karşı cihad etmesini reddediyor. 

Hindistan’da Müslüman karşıtı duygu görülmemiş boyutta yükselmiş,

Hindistan ordusu İslamabad’ın görüşleriyle mücadele etmek için Keşmir Vadisi boyunca güvenlik kuşağı oluşturmuştur. 

 

*

Bugün Talibanlar ve El Kaideciler; Afganistan’ın güneydoğusu, Pakistan’ın kuzeydoğusunda Peştun’da yani Veziristan’da  devasa bir istikrarsız bölgede yaşıyor.

Pakistan, bunların Afgan sınırında yapılanmasına müsaade etmesinin ötesinde istihbarat ve lojistik vererek bölgede etkin olmalarını sağlıyor, topraklarında yapılanmalarına göz yumuyor.

 

*

Ama Başkan D.Trump, bir işadamı doğasındaki dış ilişkilerin pazarlanabilirliği için siyasi hedeflere ulaşmaya elverişli tüm düzenlemeleri tehlikeye atabileceği ve değiştirilebileceği  bir vizyonu işletmektedir. 

ABD’de uzun süredir devam eden siyasi ekolojiyi sarsıyor ve iki yıldan beri ABD ile Pakistan arasında gerilim oluşturuyor.,

15 yıldır Pakistan’a yapılan maddi desteği kesmiştir ve Pakistan’ı denetim altında tutuyor.

 

*

Çünkü Başkan Trump, Taliban’ın binlerce Amerikalı, koalisyon ve Afgan askeri ve masum Afgan vatandaşlarını öldüren gruplar olduğunu,

Pakistan politikasının  Afganistan’daki başarıyı engelleyen en önemli faktör olduğunu düşünüyor.

Pakistan’daki teröristlere ve isyancılara verilen desteğin sona erdirilmesi halinde bölgedeki terörist tehdidinin ve şiddetin azalacağını,

Sonuçta Afgan Sorununun çözülmesiyle Afganlıların rahatlayacağını ve ABD askerlerinin ülkelerine döneceğini öngörüyor.

Ülkesinin statüsünü korumak için Hindistan’ı memnun ediyor. 

Çin ekonomisinin en önemli unsurlarından biri olan “İpek Yolunun” önünü Ortadoğu ve Ukrayna’da kesmek yerine  tam merkezinde duruma el koyuyor.

 

*

Afganistan Cumhurbaşkanı Ghani, “Barış görüşmeleri için bir ateşkesle siyasi bir çerçeve oluşturulacağını ve Taliban’ın resmi bir siyasi büroya sahip meşru bir siyasi grup olarak tanınacağını” söylerken;

İşte Katar’da Afgan makamlarıyla Taliban arasında doğrudan görüşmelerde;

Ateşkesin  sağlanması ana başlığına doğru ilerleniliyor.

 

*

Ya Türkiye?

İnanın Erdoğan, bu süreci kötü her sıfatın halet-i ruhiyesiyle yaşıyor… 

13.3.2019

AHMET KILIÇASLAN AYTAR 

 

GENÇ BEYİNLER 19 MAYIS İÇİN HAZIR

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nde Gençler 19 Mayıs için omuz omuza.

 

Geçtiğimiz Pazar günü İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin  yönetim kurulu üyeleri  Angel’daki Kilis Kitchen’da gençlerle kahvaltıda buluştu. Son yıllarda gençliği Atatürkçü saflarda harekete geçirmek için büyük bir atılım gerçekleştiren İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Pazar toplantısı , tam olarak Türkiye’nin geleceğinden bir kesit oldu. Aralarında avukat, gazeteci, mimar,bilgisayar mühendisi,modacı, iletişim uzmanı gibi genç profesyonellerin yanında master ve  doktora öğrencilerinin  de bulunduğu birbirinden güzel gençler 19 Mayıs öncesi biraraya gelerek hem fikir alışverişinde bulundular hem de birbirinden esinlenerek İngiltere’deki iletişim ağlarını genişlettiler. İADD, umudumuz gençlerimizi, bu yıl çok daha görkemli bir biçimde  kutlanacak 19 Mayıs programında Londra’da yaşayan Türk toplumu ile bir araya getireceğini belirtiyor.
Kahvaltıya katılan  her genç kendini tanıtarak, mevcut çalışmalarından, araştırdıkları konulardan ve gelecek için hayallerinden bahsederek Cumhuriyetin aydın yüzleri olduklarını Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerini savunmak için mücadele edeceklerini vurguladılar. Anlamlı ve karşılıklı görüşmelerin gerçekleştiği kahvaltıda konuşan başkan Jale Özer,  katılımlarından dolayı herkese teşekkür ederek , ADD yönetimi olarak gençlerin dernekte daha aktif olmasını istediklerini ve genç arkadaşlara herzaman destek vereceklerini ifade ederek, 19 Mayıs çalışmaları ile ilgili bilgi verdi. Daha sonra gençler ve yönetim kurulu üyeleri bu konuya yönelik karşılıklı  bilgi alışverişinde bulundular. 
Kilis restoranında gerçekleşen bu anlamlı kahvaltının diğer misafirlerin de ilgisini çektigi ve örnek bir birlikteliğin sergilendiği görüldü. İngiltere ADD geçen yıla göre bu yıl bünyesindeki gençlerin sayısında artış olduğunu ve hedefin bir sonraki yıl için daha da kenetlenmiş bir gençlik topluluğu olduğunu açıkladı.

 

LondraPosta-Londra